101) YİRMİNCİ MEKTUB VE ÇANAKKALE HATIRASI DERS – 3

101) YİRMİNCİ MEKTUB VE ÇANAKKALE HATIRASI DERS – 3

ADAD

Hulusi Bey

YİRMİNCİ MEKTUB VE ÇANAKKALE HATIRASI DERS – 3

Hulusi Bey: Ehl-i iman, biliyor ki rızkımı Allah temin ediyor. Orta yere çok eller girmiş, çok vasıtalar. Fakat o vasıtalar ehemmiyetsizdir, adidir onlar. Ali olan rızkı taahhüd, tekeffül etmiş olan Zat-ı Ahad-i Samed’dir, Ehamurrahimindir. Bizi başka kapılara dilencilik ettirmiyor. Yalnız ona müteveccihiz, yalnız ondan yardım bekliyoruz. Başka türlü yapamayız. Böyle Allah, yani sevilme denilen şeyin nesi varsa, sevilmenin eğer böyle dökülse yani bir harman yeri kadar olsa sevilme hissimiz bizim bunu buraya sarf etmek yeri değil mi? Bizdeki sevilme şeysi bütün zerratı ile kime sarf edilmesi lazım gelir?

-: Allah’a

Hulusi Bey: Bizi böyle çeşitli ihtiyaçlarımızı temin ettiği gibi koruyor da hem de. Efendiler! Çok ibretli şeylerimiz var. Bak bunlar söylenmez, ibret için söylüyorum.  Çanakkale, Kafkas daha çeşitli yerlerde İstiklal Harbinde, Fransızlarla, Yunanlılarla muharebe ettik, bin şehid. Mermi altında, top mermisi, tayyare bombası bunların içerisinde nihayet bakın bugün seksene iki parmak kalmış yine sizin karşınızdayım. Kim korudu beni soruyorum size?

-: Allah

Hulusi Bey: Bana hayatı kim vermişse, beni hıfz eden O’dur. Efendim sen galiba şey giydin, çelik zırh bir şey giydin. Hayır, hayır. Maalesef çelik zırh değil, vücudumda da epeyi delik, deşik var, ama öldürmedi. Hayata getiren O’dur, öldürecek O’dur. Yalnız düşman kurşunuyla mı insan ölür. Kafkas cephesinde ve bu şark mıntıkasında tükürsen donar. O kadar ölüm olmuştur ki belki Çanakkale muharebesinde, evet Çanakkale bir çalhane-i kebirdi, hiçbir şeye benzemez. Çünkü böyle girip, bir muharebeye giriyor bölük eriyor,  tabur eriyor. Girdiği gibi tabur lağv ediliyor. Ne zabiti kalmış, ne neferi. Öyle bir çalhaneydi. Mezbuhane muharebe ediyorduk. O arsın her türlü ihtiyacı temin edilmiş ordularına karşı iman dolu sinemiz, etnen kemikten karşılarına çıktık yahu. 12 Nisan, 13 Nisan, 14 Nisan ikindi vaktine kadar Seddülbahir cephesinde bir tek topumuz hasret kaldık bizde de, yani şu Osmanlı ordusunda bir tek top yok mu, şu düşman üzerine bir tek mermiyi patlatsam ne olur. Böyle mahrumiyet içerisinde, perişaniyet içerisinde. Evet, bu millet en güzide efradını Çanakkale muharebesinde kaybetmiştir. Mağlubiyetimizin sebebi de Çanakkale’deki zaferimizdir. Nasıl şey yahu hem zafer, hem mağlubiyet? Çünkü en değerli unsurumuzu orda kaybettik. Eridi, mahvoldu. Üç bin küsür mevcuduyla 25. Alay bir gün taarruza girdi yaralı ve şehit miktarı üç bin, bir günde. Üç gün, üç gece süren işte alay bölüğünde o kadar. Üç bin kişi eksildi bir günde. Tarih kitaplarında bunu okuyamazsınız. Kelime-i Tevhidi okuyacağız bunu karşıma koydunuz sana söylüyorum… Şimdi nerde ha! Bir lokma ekmeğin teminine şey ediyoruz. Öbür tarafta muharebenin eritici, yani canlıları yok edici feci neticelerine nazar-ı dikkati çekiyoruz. Öbür tarafta yalınız silah tesiriyle saf dışı olmuyor ordu efradı. Çeşitli sâri hastalıkların da istilasıyla çok zayiat veriliyor. Bizim sıhhi teşkilatımız olmadığına da bir misal söyleyeceğim. Yine Fransızlarla muharebe ediyoruz. O civardan Urfa’dan, Bilecik’ten filan asker topladık. Elbisemiz yok don, gömlek buluyoruz işte. Donu gömleği ceviz yaprağıyla boyadık elbise gibi giydirdik. Evinden getirdiği abayı da kapot diye verdik. Silahımız var, ama mütenevvi, mütenevvi. Onun için cephanemizde Fransız cephanesi var, ne bileyim mavzer, yani Alman cephanesi var, tek tük Türk silahı var, ona göre cephanesi var, karışık. Bir membadan temin etme imkânı yok. Eyi, o elimizdeki tüfeğin kullanmasını gece gündüz çalıştık, geldik Fransızların karşısına. Bizde onlardan beraber, askerle beraberiz. Zırh, zırhımız yok ki giydirelim, bir don gömleği boyattık da elbise diye giydirdik. Düşman kurşun, top, makineli tüfek. Neferlerimiz yaralanıyor. O bize bakıyor, biz ona bakıyoruz. Teşkilatımız yok ki o meydandan, onu ölümden kurtarıp, sıhhi teşkilat olacak ki onu götürsün tedavi edilecek yere, ölümden kurtulsun. Hadi gönderdik. Bir tane ağır yaralıyı dört tane adam götürecek. Mevcudumuz da az. Bir adam yaralandı. Dört de onu götüren, beş tane adam yaralanırsa yirmi, yirmi beş kişi gitti. Kimlen düşman karşısında duracağız. Yani İstiklal Harbi deyince muntazam bir ordu muyduk? Ha bu vaziyetteki ordu ile. Fakat bu millet, esarete girmemek için irili, ufaklı, kadınlı, erkekli görüyor işgal olunan yerlerdeki mezalimi. Bunu içine yediremiyor. Hiç kimse evet buradan kaçar çekilir fakat öbür tarafta yine yanımızda. Yani düşmana karşı bu şey böyle hakikaten çok şayan-ı takdirdir. Kafkas Cephesinde muharebe ettik, bir defa çekildik mi yirmi dört saat geri. Buradan daha nereye gide, bir Anadolu kalmış elimzde. Yer yer, İstanbul işgal edilmiş, Samsun tarafı işgal edilmiş, bu taraflar, Antakya tarafı zaten yoktu hiç. Oralar bütün bütün işgaldeler. Konya’ya kadar düşman geldi. Yunanlılar Konya yakınına kadar geldiler. Akşehir yakınına kadar geldi. Afyon iki defa kurtarılmıştır. Eskişehir alınmış, Ankara’nın tepesine çıkılmış. Hükümet Kayseri’ye nakledilmiş. Bu vaziyetten bu millet kurtuldu, ne ile kurtuldu? Topu yok, tüfeği yok, teçhizatı yok, siyaseti yok. Hiç şüphe yok ki Allah kuvveti ile tevhid kuvveti ile. Bikere namaz kılmak umumi idi.

Her bölüğün yanında, bu gün, bu gece burada kalacağız. Hemen taştan, maştan çevirirdik, askerin namaz kılacağı yer belli. Muharebeye gireriz muharebe biter, muharebe sonunda mevlidhanlar yetiştirilir. Mevlidler okunur, hatimler indirilir, memleket dâhilini bilmiyorum. Memleket dâhilinde de salat-ı münciyeler okunur. Sıkışınca Allah demesini biliyoruz. Genişledik mi, “Yaptık, ettik” Şimdi şu millet irili, ufaklı, kadınlı, erkekli Allah’a dayanarak, Allah’ın havl-ü kuvvetine istinad ederek, çalıştı çabaladı memleket selamete erdi. İstiklal savaşı kazanıldı. Ondan sonra da her türlü ahlaksızlık başladı. Daha fazla söyleyeyim mi? Müsaade edersen burada kalalım. Yaa hadi bakalım.

-: Allah razı olsun.

Hulusi Bey: Allah senden de razı olsun ama senin gibi Allah deyip de şöyle oh.

-: Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten mübtela olur.

Hulusi Bey: İşte orda bir tabir geçti. Ya bilkuvve ya bilfiil mazhardır. Bilkuvve işte mesela fikrini çalıştırıp, yani tefekkür etmek yoluyla buna bir dereceye kadar ulaşır. Bilfiil hadiseleri göre göre ibret alır. Hiçbir şey kendi kendine olmuyor. İnancımız şu; sinek kanadını izn-i ilahi olmazsa kıpırdatamaz. Bir karınca izn-i ilahi ile hareket ederse, ne yapar.

-: Firavunun sarayını yıkar.

 Hulusi Bey: Firavunun sarayını yıkar. Bir sinek irade-i ilahiyye ile hareket ederse Allahlık davasında bulunan Nemrud’un kafasına girer, Allahlık davasında bulunduğu için ona göre kul vaziyetinde olanları tokmakla başına vurdurtur. En çok kuvvetli vurandan da memnun olur. Böyle böyle canı Cehenneme gider. Çünkü o sinek emri ilahi ile o imansızı, o Allahlık davasında bulunan haddinden milyon defa aşmış olan o habisi geberttirecek o sinekle. Şeyde Ebrehe askerlerinin şeysini, bu yine istiklal harbinin hatıralarındandır. Söylemiştim eskiden. 38. Alayın müftüsü var, askeri müftü, imam. Gayet ihtiyar. Onun da adı Hulusi. Gelir askere ara sıra uğrar, nasihat eder. Nasihati de

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭ اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِۜ٭ اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ ف۪ى تَضْل۪يلٍۙ٭ وَاَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا اَبَاب۪يلَۙ٭ تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجّ۪يلٍۖ ۙ٭ فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَاْكُولٍ٭ صَدَقَ اللّٰهُ العَظ۪يمُ٭

Bunu okur, askere anlatır. Hikâyesini söyler. Der ki: Ebrehe isminde biri ordu topladı ki Kâbe-i Muazzama’yı yıka. Ordusuyla beraber Mekke-i Mükerreme’nin karşısına geldi. Halk civar dağlara çekildiler. O zaman Mekke şerifi Hazreti Peygamber Aleyhisselatu Vesselamın cedd-i muhteremi Abdulmuttalibtir. Abdulmuttalib gitti Ebrehe’nin yanına. Ebrehe’ye haber verdiler. Kâbe-i Muazzama’yı yıkmak için gelen kumandana. Ebrehe müşkül vaziyette kaldı. Dedi şimdi gelir, bu çok asil bir aileye mensub olduğunu da biliyor. Bu zat benden rica ederse Kâbe-i yıkma rica ediyorum derse, ben vazgeçmek mecburiyetinde kalacağım. Geldi buyur ne istiyorsun? Dedi “Senin askerlerin benim develerimi almışlar. Develerimin verilmesini rica ediyorum.” Yani kolay bir iş. Ben korktum ki sen Kâbe’yi yıkma diyesin bende senin hatırından geçemiyeyim. Vazgeçeyim, bu kadar zahmete mukabil, geri dönüp gideyim, bunun endişesindeyim. Emrediyor develeri veriyor ama Abdulmüttalib diyorki ben develerin sahibiyim, Kâbe’nin sahibi var. O zat her gelişte askere bu dersi verir. Kabe’nin sahibi var, O onu muhafaza eder. Hakikaten öyle oldu. Abdulmüttalib yakalayıp götürdükleri develeri aldı gitti. Ondan sonra Cenab-ı Hak Ebabil ordusunu o düşman askeri üzerine sevk etti. Hepsinin şeyi, ne derler ona?

-: Kanatları.

Hulusi Bey: Yok, yok.

-: Gagası

Hulusi Bey: Gagasında mı, ayaklarında, ayaklarında. Ayaklarında tuttukları taşları üzerine attılar. Her birisi kime isabet edecekse ona isabet ediyor. Başka yanlış yere gittiği yok. Bir topal kuş bir tanesi kaçıyor ordudan, onun arkasına takılıyor. Taaa Yemene kadar gidiyor. Ordunun feci vaziyetini söylüyor. Böyle diyor efendim kuşlar geldi şeyden, ayaklarında taşıdığı taşları attılar. Orduda sağlam kalan olmadı. Bu nasıl kuş diye aha efendim diyor bak bir tane benim tepemin üzerinde deyince o da taşını bırakıyor, o kâfir de geberiyor. Buradan Üstadın istihracı var. Hani bir Hitler vardı ya, Alman diktatörü.

-: Evet, Efendim evet.

Hulusi Bey: O bin tane tayyare ile Londra’nın tepesinde birden bire belirdi. Başladı onları bombalamaya. Ooo. Dünyanın coğrafi vaziyetini nazar-ı dikkate alın. Amerika öbür tarafta kalır, fakat bu tarafta Avusturalya ya kadar olan kısım Afrika’sı, Hindistan’ı, Endonezya’sı bilmem nesi hepsi kâfirlerin sömürgesi vaziyetinde. O da oraya çekilmiş muazzam filoları onu eshab-ı fil, eshab-ı filo diye tefsir ediyor Üstad. Eshab-ı filo. Onlarda donanmaları ile bir hâkimiyet tesis etmişler. Onlar çalışsın kikirikler yesin. Onlar gitsin düşman karşısına ölsün, kikirikler yaşasın. Cenab-ı Hak o gizli düşmanlıklarının İslama yaptıkları hain hareketlerinin cezasını burada da onlara gösterdi. İngiliz’in hiç hatırından geçer miydi, tepemize gelecekte bizi bombalayacak. Ondan sonra radarlar yaptılar, bilmem neler yaptılar, neler, neler. Evet, mukabil şeyler yaptılar ama Londra’ya gidenler diyorlar ki bir hatıra olmak üzere hala o bombardıman neticesi yahut V-1, V-2, V-3, diye o Hitler’in attığı bir nevi füzeler, yaptığı tahribat öyle duruyormuş. Onları muhafaza ediyor, İngiliz aklı. O ebedi husumeti devam ettirmek için memleketlerindeki imar işinden orayı ıskat etmişler. Bizim belediyeciğimiz de şey diyor ya yeşil saha diyor. Yeşil saha diyor, o da öyle. Orayı da bizim başımıza Almanların ummadığı zamanda bombaları yağdırdığının eseridir diyor.

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

Bir önceki yazımız olan 100) YİRMİNCİ MEKTUB DERS – 2 başlıklı makalemizde 20. mektup ve yirminci mektub hakkında bilgiler verilmektedir.