110) YİRMİÜÇÜNCÜ LEM’A, TABİAT RİSALESİ DERS – 1

ADAD

Hulusi Bey

YİRMİÜÇÜNCÜ LEM’A, TABİAT RİSALESİ DERS – 1

22 Kasım 1975 Cumartesi Gecesi

Hulusi Bey:

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَ دَوَٓائِهَا وَ عَافِيَةِ اْلاَبْدَانِ وَ شِفَٓائِهَا وَ نُورِ اْلاَبْصَارِ وَ ضِيَٓائِهَا وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ وَ سَلِّمْ

آمِينَ

اَلدُّنْياَ حُلْوَةٌ حَضِرَةٌ فَمَنْ اَخَذَهَابِحَقِّهِ بُورِكَ لَهُ فِيهَا وَرُبَّ مُتَخَوِّضٍ فِيمَاشْتَهَتْ نَفْسُهُ لَيْسَ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ اِلاَّ اَلنَارُ٭ صَدَقَ رَسُولُ اللّٰه أو كما قال

Hulusi Bey: Dünya manzarası latif tatlı bir şeydir.

 Uyumak için mi yerleşiyorsun?

Bunu her kim ki hakkıyla alarak mutasarrıf olursa ona mübarektir. Lakin dünyaya, müştehiyat-ı nefsaniyesine çok dalanlar vardır ki yevm-i kıyamette cehennem ateşinden başka bir şey kalmaz. 

Her kim aherin hukukuna tecavüz etmeksizin, namusu ve uluvv-ü cenabiyle ve ceddu sa’yi ile meşruan kazanırsa dünya ona mübarek olsun. Lakin korkulur ki nefsinin arzusuna koyularak hukuk-u nasa tecavüzle her türlü alçaklıklara ve gayrimeşru şeylere tenezzül eder de bereket yerine bir azabı elim-i daimî kazanır. 

(Mehmed Arif Bey, Binbir Hadis 444)

Dünya iyi ama tatlıdır da fakat kime? Helal dairesinde kazanırsa ona mübarek olsun. Kimsenin hukukuna da tecavüz etmezse.

اذْكُرُوا مَحَاسِنَ مَوْتَاكُمْ وَكُفُّوا عَنْ مَسَاوِيهِمْ

Emvatınızın güzelliklerini söyleyiniz, kötülüklerini yâd etmekten çekininiz. 

(Mehmed Arif Bey, Binbir Hadis 101)

Peki.

قَالَ النّبيّ صلى الله عليه وسلم اِسْتعِدَّ لِلْموْتِ قَبْلَ  نُزُولِ الْمَوْتِ

Ölüm gelmezden evvel onun için hazırlanınız.

Bu hadis-i münasebetiyle hayru’l halayık efendimiz, alışverişimizin mazbut ve muamelemizin düzgün ve hiç kimsenin teseyyüb-ü ahval ve müsamahattan naşi, vazife-i resmiye ve ahval-i şahsiyyesi, muamelatının zenci saçı gibi karmakarışık bir surette bulunmamasını tavsiye buyurmakla beraber, amel-i hasene ile de sefer-i ahiret, zadı tedarikinde de kusur etmememizi ferman buyuruyorlar.

Hakikaten dünyada ahval-ı muamelesi mazbut, işi ve alışverişi sağlam, amali halis olan zevat-ı kiram gibi saadet-i dareyne nail olmuş aizze tasavvur olunamaz. 

(Mehmed Arif Bey, Binbir Hadis 108)

Bir tane daha okuyoruz da…

اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ اْلمَوْتِ ؛ فإنَّه لَمْ يذْكُرْه أحدٌ في ضيقٍ مِن العَيشِ إلاَّ وسَّعَه علَيهِ ، و لا ذَكرَه في سَعةٍ إلاَّ ضيَّقَها عليهِ

   Lezaiz-i dünyeviyeyi temelinden yıkıp mahveden ölümün zikrini çok ediniz. Zira bu bir ilac-ı manevidir ki maişetinin darlığı sebebiyle muztar olan adam ölümü tezekkür ederse, nefesi genişleyerek ferahlanır. 

Vüs’at-ı hal ve ikbal sahibi olan bir mağrurun zikir işi dahi bulunduğu hal-i gururu tadil ederek onu adama benzer bir hale kor.

(Mehmed Arif Bey, Binbir Hadis 168)

-:

Yirmiüçüncü Lem’a

Tabiat Risalesi

                                 

(Onyedinci Lem’anın Onaltıncı Notası iken, ehemmiyetine binaen Yirmiüçüncü Lem’a olmuştur. Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüyor; küfrün temel taşını zîr ü zeber ediyor.)

İhtar

            Şu notada, Tabiiyyunun münkir kısmının gittikleri yolun içyüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu, lâakal doksan muhali tazammun eden dokuz muhal ile beyan edilmiş. Sair risalelerde o muhaller kısmen izah edildiğinden; burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire, bu kadar zahir ve aşikâre bir hurafeyi nasıl bu meşhur âkıl feylesoflar kabul etmişler, o yolda gidiyorlar, hatıra geliyor. Evet, onlar, mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem hakikat-ı meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezası odur ki; yazılmış herbir muhalin ucunda beyan edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-ı makul (Haşiye) hülâsa-i mezhebleri, mesleklerinin lâzımı ve zarurî muktezası olduğunu gayet bedihî ve kat’î bürhanlarla şübhesi olanlara tafsilen beyan ve isbat etmeye hazırım.

{(Haşiye): Bu risalenin sebeb-i te’lifi; gayet mütecavizane ve gayet çirkin bir tarz ile hakaik-i imaniyeyi tezyif edip, bozulmuş aklı yetişmediği şeye hurafe deyip, dinsizliği tabiata bağlayarak, Kur’ana hücum edilmesidir. O hücum ise, şiddetli bir hiddeti (kalbe) kaleme verdi ki, şiddetli ve galiz tokatları o mülhidlere ve haktan yüz çeviren bâtıl mezheblilere yedirdi. Yoksa Risale-i Nur’un mesleği, nezihane ve nazikâne ve kavl-i leyyindir.}

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ

            Şu âyet-i kerime, istifham-ı inkârî ile “Cenab-ı Hak hakkında şekk olmaz ve olmamalı” demekle; vücud ve vahdaniyet-i İlahiye, bedahet derecesinde olduğunu gösteriyor.

             Şu sırrı izahtan evvel bir ihtar:

            1338’de Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah dedim, bu ejderha imanın erkânına ilişecek! O vakit, şu âyet-i kerime bedahet derecesinde vücud ve vahdaniyeti ifham ettiği cihetle ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’an-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhanı, Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaası’nda tab’ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli bürhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o bürhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim. O bürhanın bazı parçaları, bazı risalelerde tam izah edildiğinden; burada icmalen yazılacaktır. Sair risalelerde inkısam etmiş olan müteaddid bürhanlar, bu bürhanda kısmen ittihad ediyor; herbiri bunun bir cüz’ü hükmüne geçiyor.

                      Mukaddime

            Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman, bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:

insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman, bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:

             Birincisi: “Evcedethü-l esbab” Yani, “esbab bu şey’i icad ediyor.”

(Lem’alar Shf: 176)

-: Onu bir tekrar etsen

-: Birincisi: “Evcedethü-l esbab” Yani, “esbab bu şey’i icad ediyor.”

             İkincisi: “Teşekkele binefsihi” Yani, “kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”

             Üçüncüsü: “İktezathü-t tabiat”

Hulusi Bey: Tabiat iktiza ediyor.

-: Yani, “tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”

            Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem her mevcud san’atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde ey mülhid! Bu mevcudu, meselâ bu hayvanı ya diyeceksin ki, esbab-ı âlem onu icad ediyor; yani esbabın içtimaında o mevcud vücud buluyor. veyahud o kendi kendine teşekkül ediyor.. veyahud tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor.. veyahud bir Kadîr-i Zülcelal’in kudretiyle icad edilir. Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur, evvelki üç yol muhal, battal, mümteni’, gayr-ı kabil oldukları kat’î isbat edilse; bizzarure ve bilbedahe dördüncü yol olan tarîk-i vahdaniyet, şeksiz şübhesiz sabit olur.

Hulusi Bey: Orayı bir daha şöyle daha ağır oku! Başı anlaşılmazsa sonu hiç anlaşılmaz.

-: Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman, bilmeyerek istimal ediyorlar.

Hulusi Bey: Ehl-i iman, bilmeyerek istimal ediyorlar. Yaa..

-: Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:

             Birincisi: “Evcedethü-l esbab” Yani, “esbab bu şey’i icad ediyor.”

Hulusi Bey: Vücuda getiriyor, icad ediyor. Esbab..

-: İkincisi: “Teşekkele binefsihi”

Hulusi Bey: Kendi kendine oluyor. 

-: Yani, “kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”

 Üçüncüsü: “İktezathü-t tabiat” 

Hulusi Bey: Tabiat böyle iktiza ediyor. 

-: Yani, “tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”

Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez.

Hulusi Bey: Vücuda getirilmiş şeyler var. İnkâr edilmez. Öyle ise şu üç yoldan bakalım bunların bu icada getirilmeleri nasıl? Tatbikatını yapalım, olur mu akıl kabul eder mi bu yollarla. Evet.

-:  Hem her mevcud san’atlı ve hikmetli vücuda geliyor.

Hulusi Bey: O da öyle. Abes bir şey yok. Hepsi hikmetli. 

-:  Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde ey mülhid! Bu mevcudu, meselâ bu hayvanı ya diyeceksin ki, esbab-ı âlem onu icad ediyor;

Hulusi Bey: Ha, bu tatbikattır işte. Şu hayvan; esbab-ı âlem bunu yapıyor. Âlemde sebepler var. Bu sebepler içtima ediyor. Bu hayvanı yapıyor. 

-: Yani esbabın içtimaında o mevcud vücud buluyor. Veyahud o kendi kendine teşekkül ediyor..

Hulusi Bey: İşte. Yine üç şeyden bir tanesi de birisi esbabtı. Birisi kendi kendine teşekkül etmesi. Birisi de üçüncüsü de tabiat iktiza ediyor. 

-: Veyahud tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor. Veyahud bir Kadîr-i Zülcelal’in kudretiyle icad edilir.

Hulusi Bey: Bir de makul bir şey var. Gücü her şeye yeten bir tek Allah var, o hayvanı da diğer mahlûkatı da vücuda getiren ondan başkası değil, deyip selameti bulmak. Peki. 

-: Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur, evvelki üç yol muhal, battal, mümteni’, gayr-ı kabil oldukları kat’î isbat edilse; bizzarure ve bilbedahe dördüncü yol olan tarîk-i vahdaniyet, şeksiz şübhesiz sabit olur.

AMMA BİRİNCİ YOL Kİ: Esbab-ı âlemin içtimaıyla teşkil-i eşya ve vücud-u mahlukattır. Pek çok muhalatından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.

             BİRİNCİSİ: Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. 

Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. 

Hulusi Bey: Bu eczahaneler, bizim yetiştiğimiz gençlerin yetişmediği eski eczahaneler vaziyeti. Orada bazı şeyler, eczahanece eczacılarca hazırlanır. Kalfaların yardımı ile yapılır. Tartılır, ölçülür hap yapılır, yahut şurup yapılır, oraya koyulur. Eski eczaneler böyleydi. Doktorun yazdığı reçeteyi oraya gittiğimiz zaman Eczacı bir bakar derdi ki üç saat mühlet vereceksin. Üç saat sonra geleceksin, biz bu ilacı hazırlayalım. Şimdi doktor da öyle yapmıyor eczacı da buna muhtaç olmuyor. Nihayet orada bakıyor hepsi hazır ilaçlar, ya hap halinde ya şurup halinde ya toz halinde. Bunlardan veriyor. Orada ne miktar yazmışsa, kaç miligram, kaç santigram yazmışsa ona göre tartıyor, ölçüyor, biçiyor o miktarda veriyor. Ondan sonra parasını da hesaplıyor. Borcumuz? Borcun 99 lira mesela. Şimdi öff eskiden beş kuruşa alınacak şeyi şimdi 99 lira. 

-: Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayatdar hârika bir tiryak onlardan yapılmak îcab etti. Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayatdar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan her birisini tedkik ettik. Görüyoruz ki: O kavanoz şişelerden her birisinden, bir mizan-ı mahsus ile, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hâkeza.. Muhtelif mikdarlarda eczalar alınmış.

Hulusi Bey: Şimdi biliyorsunuz bazı ilaçları alıyoruz, bakıyoruz bir de bir listesi var. Mesela binde yirmi beş diyor, şundan, on binde otuz, şundan yani ayrı ayrı eczaların isimleri ve miktarları yazılı öyle yapılmış. Ondan sonra kullanış tarzını yazıyor. Hangi hastalıklar için kullanılır. İğne usulüyle mi? Yani zerk usulüyle mi? Yoksa ağızdan almak suretiyle mi? Zamanı, bu suretle yazılı tarifesi de hazır. Onu dışarıdaki bir adam da marazı teşhis edildikten sonra gidip oradan o ilacı alıp o tarifeye göre hareket edebiliyor. Eskiden zordu doktorluk da eczacılık da. Çok zaman isterdi ki o ilaçlar terkip edilsin, hazırlansın.  Şimdi bu zahmeti daha oraya gelen eczaneye gelen ilaç haline gelip komprime haline, yahut içilecek vaziyete, damla vaziyetine getirilen şeyler daha evvelki müesseselerde hazırlanıyor. Müessese sahibinin ismini de taşıyor, o da öyle geliyor. Eskiden zor. Bu, buradan bir şeyi anlamak için, bize yani esbab müessir olur mu? Biz eski eczacının vaziyetine eski doktorun vaziyetine kendimizi koyacağız. Böyle bir ilaç kâğıdı, reçetesi geldiği zaman o eczacı ya bunu yapacak, orta yerde bir Eczacı olacak, önünde bir terazisi olacak, nelerden ne miktar alacağını ölçü ile biçi ile yapacak, hazırlayacak. Şimdi zaten oraya geliyor. Bunlar o kavanozlar kendi kendine devrilseler, orada ne kadar tartı varsa o kadar kendi kendine aksalar. Onları da gaybi bir el içine girse, hamur etse, top etse, parçalara ayırırsa düşün ha, esbaba bak. Şişelerden ayrı ayrı mesela 10 tane 20 tane şişeden ilaçlar öyle hesaplı akacak, bazısından biraz fazla olsa ilaç iken zehir olur ha! Ya!

İşte esbabın bize ne kadar saçma olduğunu akıldan uzak olduğunu göstermek için eski Eczacı, eski eczane, eski doktoru gözümüzün önüne getiriyor. Evet.

-:  Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa o macun zîhayat olamaz, hasiyetini gösteremez. 

Hulusi Bey: Ben kendim şimdi yani, ilaç olup tedavi etmek yerine hasta eder. Lüzumundan fazla kondu. 

-: Hem o hayatdar tiryakı da tedkik ettik. Her bir kavanozdan bir mizan-ı mahsus ile bir madde alınmış ki, zerre mikdarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hâssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyade iken, her birisinden ayrı bir mizan ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczaları alınmış. Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garib bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, her birisinden alınan mikdar kadar yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler?

Hulusi Bey: Şimdi bu ecza şeysi orda dursun. Ben diğer bir misal söyleyeyim. Bizim bir asker ilmihali vardı biraz okuduk kaldı öyle. Şimdi şu bir binadır değil mi? Bu binanın terkibinde taş var mı? Çamur var mı? Kerpiç var mı? Saman var mı? Ahşap var mı, tahta? Onları tutturmak için çivi var mı? Bütün bunlar yer üfürdü, su götürdü kabilinden. Dağdan yuvarlandı taşlar geldiler buraya rüzgârlar öte yana bu yana çarptı, irili ufaklı taşlar oldular, ondan sonra da Hacı Sabri de bu evi yaptı, yahut hazır aldı. Yani bu evin kerpicini, taşını, harcını böyle tesadüf, esbab, bu vaziyete getirebilir mi? Her halde bunlar usta istemez mi? Bir ölçü var, biçim var. Şimdi kapı böyle dursa, penceresi şöyle o yana doğru uzansa, bu binada bir nizam, bir intizam var mı? Bir usta elinden çıkmış denir mi? Bu ne biçim ev yav! Hele şu pencereye bak! Daha kapıdan ayağını atar atmaz tenkid başlar.

Şimdi şu âlemin bir Sani’i var efendiler. Bu âlemin bir Sani’i var. Bütün âlemin Sani’i kim ise bir tek insanın, bir tek hayvanın da Halıkı O’ndan başkası değildir. Esbab ile olmuyor iş. Tabiatla da olmuyor. Kendi kendine de işler olup bitmiyor. Bir fail var, bir mutasarrıf var, bir işleyen var, bir işletici var. Bütün bunlar böyle gidecek. Bunu peşinen kafamıza sokalım ki dersten bir şey anlamak imkânı olsun. Ha buyur şimdi.

-:  Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl bir şey var mı? Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklatınız!

Bir önceki yazımız olan 109) SEKİZİNCİ SÖZ VE TEFEKKÜRAT TALİMİ – DERS 2 başlıklı makalemizde 8.söz ve sekizinci söz hakkında bilgiler verilmektedir.