122) ONUNCU SÖZ 5.HAKİKAT VE 20. MEKTUB/ 1. MAKAM 4. KELİMEDEN  DERS – 3

122) ONUNCU SÖZ 5.HAKİKAT VE 20. MEKTUB/ 1. MAKAM 4. KELİMEDEN DERS – 3

ADAD

Hulusi Bey

ONUNCU SÖZ 5.HAKİKAT VE 20. MEKTUB/ 1. MAKAM 4. KELİMEDEN

DERS – 3

-: (Haşiye’nin devamı) Hem ekser enva’-ı kâinat o zâtın birer meyve-i mu’cizesini taşımak suretiyle onun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa, elbette o zât, şu kâinat Hâlıkının en sevgili mahlukudur. Hem bütün insaniyet, bütün istidadıyla istediği beka gibi bir haceti ki; o hacet ise, insanı esfel-i safilînden a’lâ-yı illiyyîne çıkarıyor. Elbette o hacet, en büyük bir hacettir ve en büyük bir abd, umumun namına onu

(10.Söz 5.Hakikat-Haşiye Sözler Shf: 69)

Hulusi Bey: Alayi illiyyin

-: Kadıy-ul Hacat’tan isteyecek. }

Hulusi Bey: Hacı Sabri öteki âlemden seyrediyor.

-: Şefkat ve bir merhamet sahibi bir Rab; en büyük bir abdinden

Hulusi Bey: Bizim cemaatin sünnetidir eskiden beri, bilirsiniz. Mutlaka birisi yatacak. 

-: Cennette en yüksek derece

Hulusi Bey: Yeter. Esfel-i safilinden alayi illiyyine çıktı.

-: En sevgili bir mahlukundan en büyük hacetini görüp bitirmesin, is’af etmesin; en yüksek duayı işitip kabul etmesin? Evet, meselâ hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütuf ve sühuleti gösteriyor ki: Şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder.

Evet, meselâ hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütuf ve sühuleti gösteriyor ki: Şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder.

Rububiyetinde bu derece rahîmane bir şefkat, hiç kabil midir ki mahlukatın en efdalinin en güzel duasını kabul etmesin? Bu hakikatı Ondokuzuncu Söz’de izah ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren şöyle beyan edelim:

            Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye-i temsiliyede demiştik: Bir adada bir içtima var… Bir yaver-i ekrem bir nutuk okuyor. Onun işaret ettiği hakikat şöyledir ki: Gel! Bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr-ı Saadet’e

Hulusi Bey: Fikren

-: ve hayalen Ceziret-ül Arab’a gidiyoruz. Tâ ki, Resul-i Ekrem’i (Aleyhissalâtü Vesselâm) vazife başında ve ubudiyet içinde görüp, ziyaret ederiz. Bak! O zât nasılki risaletiyle, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür.

Hulusi Bey: Sebeb-i husulü ve vesile-i vusulü, şefaat edici, şefaat edici

-: Onun gibi, ubudiyetiyle ve duasıyla, o saadetin sebeb-i vücudu ve Cennet’in vesile-i icadıdır.

Hulusi Bey: Eğer böyle bir zata karşı onun sünnetine ittiba etme, getirdiği ahkâm-ı şer’iyeyi kendine rehber ittihaz etme, yani kulaklar öyle şeyler duyuyor ki fakat bunları artık ağır kilab nevinden saymaktan başka çare yok. Fakat kıtmir darılır, kıtmir darılır, kitmir korkarım bizi dava eder. Onun için öyle olamazlar. Çünki Kur’an öyle buyuruyor.

كَاْلاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ

Bunlar en’am olamazlar, ol ki çok aşağı düşecekler, çok aşağı.

Evet, şimdi biraz da geçen derste devam ettiğimiz kelime-i tevhid ki İsm-i Azam hassasını da haiz olduğunu rivayet ediliyor.

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ

 Bu tevhidin Dördüncü kelimesi, üçüncü kelimesini de söyledik.

DÖRDÜNCÜ KELİMESİ: لَهُ الْمُلْكُ Yani: Mülk umumen O’nundur. Sen O’nun hem mülküsün, hem memluküsün. Hem mülkünde çalışıyorsun. Sen hem O’nun mülküsün, kendi istediği gibi tasarruf eder. Mesela senin …., mutasarrıf olduğun bir evde istediğin tadilatı yaparsın. Kimse sana karışır mı? Evim yahu, kapıyı burdan kaparım şurdan açarım. Pencereyi büyütürüm, demir takarım. Mutfağı burdan kaldırırım, öbür tarafa geçiririm. Teşkilatımda şu tadilatı yaparım. Kim sana karışabilir? La teşbih ve la temsil, biz Allah’ın mülkü olduğumuza göre bizi de bir halde bulundurmuyor. Gah hasta ediyor, gah sağlam bırakıyor, gah sıkıntı verdiriyor, gah rahatlık verdiriyor, gah çeşitli musibetlere uğratıyor, gah musibetleri defediyor, rahatlığa kavuşturuyor. Hülasa, mülk O’nundur, istediğini verir. Bazen yara bere içerisinde bırakır, bazen sapasağlam dinç bir vaziyete girer. Hülasa, evvela biz Cenab-ı Hakk’ın mülkü olduğumuzu bilelim. Başım ağrıyor deyince şekva etmeyelim, dişim ağrıyor deyince duvarlara söyleyip gezmeyelim. Bu neydi benim başıma geldi, ben ne ettim ki diye Allah korusun böyle haddimizi aşıp Allah’ı kullara şekva edecek vaziyete de düşmeyelim. Biz O’nun mülküyüz, bizde istediği gibi tasarruf etmek hakkı O’nundur. Peki efendim, hem memluküyüz diyor. Kölesiyiz, kuluyuz. İstediği gibi bizi sevk eder, taştan taşa çalar. Evet, kölenin hakkı yoktur ki seyyidine, efendisine karşı beni niye böyle yapıyorsun diyebilsin. Hem mülkünde çalışıyorsun. Çalışmaya misal olarak elinden geliyorsa en büyük rehberimiz, iki cihan serveri Hazreti Muhammed (A.S.M.)’ın yaptığı gibi kulluk vazifesini yap, mülkünde böyle çalış. Ona yetişemiyorsan, ona benzetemiyorsan ona benzeyenlere, öyle çalışanlara benzemeye çalış. Bilfiil yapamıyorsan niyetin âli olsun, güzel niyetle amel et. Cenab-ı Hak seni muvaffak buyursun. Evet, değer.

 “Şu kelime şöyle bir şifalı müjde veriyor. Diyor ki ey insan! Sen kendini kendine malik sanma, çünkü sen kendini idare edemezsin. O mülk ağırdır, kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin.”

(Mektubat Shf: 224 )

Mesela geldi şimdi bir zat, parmağını bağlamış. Efendi ne oldu parmağına? Merdivenden inerken ben de bilmedim nasıl oldu, duvara çarpmışım parmağım incinmiş de böyle sardım. Allah Allah. Sen kendini idare edemiyorsun da, parmağını bile duvara çarpmaktan koruyamadın. Soğanı doğrarken bıçağı kesmiş, kanı akıyor. Hanım niye böyle oldu? İşte nasıl oldu da kesildi, hadi bakalım. Belalardan sakınıp levazımatını, muhtaç olduğun şeyi yerine getiremezsin. Öyleyse beyhude ıstıraba düşüp bu niye böyle oldu deyip azap çekme, mülk başkasınındır. Başka dediği Allah’ındır. O Malik hem Kadir’dir, hem Rahim’dir. Kudreti de her şeye yeter, merhameti de her şeyin üstündedir. Kudretine dayan, rahmetini, “Benim hakkımda rahmetini esirgiyor” deme. Kederi bırak, keyfini çek. “Huz ma safa de’ ma keder kaidesiyle amel et. İyiyi al, kötüyü at. Zahmeti at, sefayı bul. Ve hem der ki; manen sevdiğin ve alakadar olduğun ve perişanlıklarından müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat bir Kadir-i Rahim’in mülküdür. Mesela diyoruz canım Allah kışımızı kış et, yani neyse mevsimleri hakkıyla yap. Hele şu rahmetsizlik, hele şu yağmursuzluk, aman ya Rabbi. Dönemiyoruz yahu. Yani layıkıyla Allah’a yalvarmak için şöyle temizlenip de kirimizi pasımızı atıp tam teveccüh edemiyoruz. Nasıl olur o kadar merhametli bir padişah kendisine ram olanların duasını kabul etmesin? İlahî biz yapamıyoruz, fakat yapanların hürmetine. Masumlar var, günahsızlar var, iyiler var, Senin dostların var, onlar sana ne surette dua edileceğini biliyorlar, bizim bu nakıs zayıf dualarımızı onların duası gibi kabul et de muhtaç olduğumuz rahmeti bizden esirgeme. Şurada burada kardeşlerimiz zulme uğruyor, zulmediliyor, Kur’an okudukları için, iman dersi okudukları için tahkir ediliyor. Buldukları dinamit, top, tüfek değil. Buldukları Kur’an kalem, mürekkep, okka kâğıt; bunları buluyorlar. Bunları bir suç diye teşhir ediyorlar, tahkir ediyorlar. Ya Rabbi Habib-i Ekrem’in hürmetine, İsm-i Azam’ın hürmetine, bu mütecavizlerin şerrinden ehl-i imanı koru. Onlara layık oldukları dersi ver. Senin gücün her şeye yeter. Sana dehalet ediyoruz.

Islah edemediğin şu kâinat bir Kadir-i Rahim’in mülküdür, mülkü sahibine teslim et ve O’na bırak. Cefasını değil sefasını çek. O hem Hakîm’dir, hem Rahim’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman İbrahim Hakkı gibi şöyle de; “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” de, pencerelerden seyret içlerine girme. Pencerelerden seyret, e nasıl seyredeceğiz? Mülk bak, mülkünde nasıl tasarruf ediyor, neler yapıyor, neler yapıyor. “Ne kadar Kadir’dir, ne kadar Hakîm’dir, ne kadar Rahim’dir” de, ibretle bak. Aman aman “Niye bunu böyle yaptı ki” deme. Mülk O’nundur, istediğini de yapar. Ya Rabbi biz kudretini biliyoruz, her şeye gücün yeter ama bu zalimlere kudret verme ki ehl-i imanı ta’zib etsinler. Habib-i Ekrem’in hürmetine, dersinde bulunduğumuz Risale-i Nur hürmetine, Kur’an-ı Kerim hürmetine ve bu Kur’an’ın, imanın yolunda bulunan, sünnete ittiba eden hakiki muvahhidler, müminler hürmetine bu niyazımızı kabule karin buyur ya Erhamer-Rahimin.

………..    …….

Evet, Barla’ya gitmiştim. Dedi “Kardeşim sana akşamla yatsı arasında devam etmek üzere sana bazı şeyler tavsiye edecektim. Fakat işittim ki sen Eğirdir’de bir cemaate Risale-i Nur okuyorsun, o sana kâfidir” dedikten sonra dedi ki “Kardeşim ben de senin dersinde bulunmak istiyorum”. Ben bundan utandım, o hissetti. Yani dedim ki bazı hocalar talebesiyle şakalaşır ya, o da bana böyle bir latife yapıyor. Derhal hissetti, dedi “Kardeşim ben müellifi değilim demiyorum, fakat Said olarak senin ağzından dinlemek istiyorum”. Şimdi şurada biz mesela teybe alınmış şeyi dinliyoruz, söz zaten onun, biz arasında bozacak sözler söylüyoruz. O bizim, her ne hal ise… Fakat dinlerken bakıyorum ben yine onun sözü olarak kabul ettiğim için, ondan gelmiş o söz, hoş, güzel, memba güzel. Evet, oraya onun lisanına, kalbine gelen Kur’anî manalar lisanından cereyan ediyor, o cereyanın neticesi sirayet ediyor. Elhamdulillah dünyanın her tarafına o sirayet etti, elektriklerin yapamadığı şeyi Cenab-ı Hak Kur’an’ın icazkar şumulu altına her tarafı soktu parlatıyor. Hücumların acip bir neticesidir ki, bu hücumların sonunda her yerde daha ziyade bir faaliyet oluyor, daha ziyade nurlananlar, nura iştiyakını hissedenler çoğalıyor. İşte dün buraya gelmiş olan o çocuk anlattı. Mesela ben ne nuru ne Risale-i Nur’u, ne Üstad’ı, hiçbirisini bilmezken o üstteğmenin yaptığı muameleden sonra bana bir merak hâsıl oldu. Sonra gördüm ki bu, şurada burada söylenen sözler tamamen haksız. Ve ne Risale-i Nur onların dedikleri gibi zararlı bir eser, ne de Üstad haşa onların dedikleri vaziyette bir insan değil. Her tarafını anladım, öyle bir iştiyak bir ateş almış ki kendisini karayollarında çalıştığı halde şimdi şeyde, efendim buralı gene burda biz bulunuyoruz, ne kadar benim vaziyetime bakın ki bundan anlayasınız, burada bizden haberi yok, bulunduğumuzdan. Beni kim ne edecek, kaç para edersin? Evet, fakat askere gidiyor, orda da yapmış. Şimdi orada derslere devam ediyormuş. Kaynı beni aradı. Yakında da gitmiştir, gelseydi belki sen oraya gittiğin zaman görürdün, görmüştür belki, tanıyacaktı. Maşallah üçü de, birisi kardeşi, biri kaynı, üçü de namazlı, burda beraber namaz kıldık dün ikindiden sonra. Elhamdulillah. Hidayetin şekli değişmiş, Cenab-ı Hak bir ağır ceza reisinin hidayetini murad edince hakikat şart ha. Veriyor bir şeyi neyse. Kitapları götürüp ona teslim ediyor. İşte budur suç, suç unsuru. Allah Allah. Herif bakıyor, suç unsuru anlayacak ki ona göre hüküm versin. Okuyor ister istemez, bakıyor ki hayır bunun suç hiçbir tarafında yok.

-: Bunda hidayet var.

Hulusi Bey: E ne yapalım. Git gel, git gel, git gel, tahrik tahrik. Sonunda diyor ki kitapların iadesine, efendim bu suçtan gelenlerin de tahliyesine…

-: Bizim oranın hakimi de o, bizim kazada.

Hulusi Bey: Hangisi?

-: Ali Rıza Bey, Afyon’daki değil mi, ağır ceza reisi?

Hulusi Bey: Her ne ise nerde olursa olsun, yani böyle oluyor ha. Acip şey. Denizli’de 28 gün kaldık hepsi. O zattan görüşmedik. O yanımızda, dediler ki Üstad’ın şeysini mahkemesini yapan Ali Rıza Bey budur. Ölmüş, Allah rahmet etsin. Rengi de değişmiş, rengi değişmiş, sararmış bir vaziyet var. Yani o kadar sıkışmış, sıkışık bir vaziyette. Nihayet beraati çekti, iade ettirdi, suç teşkil etmez ama tabi çok şeyler, esbab var, esbabın ehemmiyeti yok. Fakat o işle iştigal ediyor, kendisi bir kere kendini kurtarıyor. İstifa etmiş arkasından, ondan sonra ahirete göçmüş, Allah rahmet etsin.

-: Âmin.

Hulusi Bey: Yeter mi efendiler? Kur’ana tecavüz edeni ben nasıl diyeyim ki ya Rabbi bunları diyemiyorum da, Allah şerlerinden uzak etsin. Şerlerini, şerlerini kendilerine çevirsin. Ne yapayım? “Ey birader tü heman endişei, ma bekayet üstühanu rişei.” Hafız bitti mi?

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ٭ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اِنَّ الَّذ۪ينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓىۙ اُو۬لٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَۙ{١٠١} لاَ يَسْمَعُونَ حَس۪يسَهَۚا وَهُمْ ف۪ى مَا اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَۚ{١٠٢}لاَ يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ اْلاَكْبَرُ وَتَتَلَقّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ هٰذَا يَوْمُكُمُ الَّذ۪ى كُنْتُمْ تُوعَدُونَ{١٠٣} يَوْمَ نَطْوِى السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ كَمَا بَدَاْنَٓا اَوَّلَ خَلْقٍ نُع۪يدُهُۜ وَعْدًا عَلَيْنَاۜ اِنَّا كُنَّا فَاعِل۪ينَ{١٠٤} وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِى الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ اَنَّ اْلاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِىَ الصَّالِحُونَ{١٠٥}اِنَّ ف۪ى هٰذَا لَبَلاَغًا لِقَوْمٍ عَابِد۪ينَۜ{١٠٦}وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ

Hulusi Bey: ٭صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظ۪يمُ٭

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ * وَسَلاَمٌ عَلَى الْمُرْسَل۪ينَ * وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

تَقَبَّلْ مِنَّا وَاشْفِ مَرْضٰينَا وَارْحَمْ جَم۪يعَ مَوْتَانَا وَاغْفِرْ ذُنُوبَنَا وَذُنُوبَ وَالِدَيْنَا يَارَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ى صَغ۪يرًا٭اَللّٰهُمَّ سَلِّمْنَا وَسَلِّمْ د۪ينَنَا وَلاَ تَسْلُبْ وَقْتَ النَّزْعِ ا۪يمَانَنَا وَلاَ تُسَلِّطْ عَلَيْنَا بِذُنُوبِنَا مَنْ لاَ يَخَافُكَ وَلاَ يَرْ حَمُنَا وَارْزُقْنَا خَيْرَىِ الدُّنْيَا وَاْلاَخِرَةِ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ٭اَللّٰهُمَّ يَا مُفَتِّحَ اْلاَبْوَابْ اِفْتَحْ لَنَا خَيْرَ الْبَابِ٭اَللّٰحُمَّ يَا مُحَوِّلَ الْحَوْلِ وَ اْلاَحْوَالِ حَوِّلْ حَالَنَا وَحَالَ الْمُسْلِم۪ينَ بِفَضْلِكَ وَكَرَمِكَ اِلٰى اَحْسَنِ الْحَالِ٭اَللّٰهُمَّ يَا خَفِيَّ اْلاَلْطَافْ نَجِّنَا مِمَّانَخَافْ٭اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَاَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَرْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ تَوَّفَّنٰا مُسْلِم۪ينَ وَ اَلْحِقْنَا بِاصَّالِح۪ينَ٭اَللّٰهُمَّ بَلِّغْ وَاَوْصِلْ مِثْلَ ثَوَابَ مَاقَرَاْنَاهُ وَ نُورَمَا تَلَوْنَاهُ بَعْدَالْقَبُولِ مِنَّا هَدِيَّةً وَاصِلَةً  اَوَّلاً اِلٰى رُوحِ نَبِيِّناَ وَ شَفِيعِنَا وَ قُرَّةُ اَعيُنِنَا اَعْنِى مُحَمَّدٍ ن اَلْمُصْطَفَى صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ٭وَ اِلٰى اَرْوَاحِ اٰلِه۪ وَ اَزوَاجِه۪ وَ اَوْلاَدِه۪ وَ اَتْبَاعِه۪ رِضوَانُ اللّٰهِ تَعَالٰى عَلَيهِمْ وَ عَلَيْهِنَّ اَجْمَع۪ينَ٭ وَ اِلٰى اَرْوَاحِ سَائِرِ اْلاَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَل۪ينَ٭ وَ الْمَلٰٓئِكَةِ وَ الْمُقَرَّب۪ينَ وَ اْلاَوْلِيَٓاءِ وَ الصَّالِح۪ينَ٭َوَاِلٰى اَرْوَاحِ اَبَائِنَا وَ اُمَّهَاتِنَا وَ جَدِّنَا وَ جَدَّاتِنَا وَ خَالِنٰا وَ خَالاَتِنَا وَ عَمِّنَا وَ عَمَّا تِنَا وَ سٰائِرْ اَقْرَبَاءِ تَعَلُّقَاتِنَا وَ اُستَادِنَا وَ اُسْتَادِ اُسْتَادِنَا وَ مَشَايِخِنَا وَ مَشَايِخِ مَشَايِخِنَا وَلِمَنْ لَهُ حَقٌّ عَلَيْنَا وَلِمَنْ لَهُ حُقُوقٌ عَلَيْنَا وَ لِمَنْ وَصّٰينَا بِدُعٰاءِ الْخَيرْ اَجْمَعِينْ٭

يَا رَبَّ الْعَالَم۪ينَ٭ اَللّٰهُمَ احْفَظْنَا يَافَيَّاضْ مِنْ جَم۪يعِ الْبَلاَيَا وَاْلاَمْرَاضْ اَللّٰهُمَ احْفَظْنَا يَافَيَّاضْ مِنْ جَم۪يعِ الْبَلاَيَا وَاْلاَمْرَاضْ اَللّٰهُمَ احْفَظْنَا يَافَيَّاضْ مِنْ جَم۪يعِ الْبَلاَيَا وَاْلاَمْرَاضْ كَٓافَّةً عَٓامَّةً بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ٭ وَ اٰخِرُ دَعْوٰينَا اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ٭اَلْفَاتِحَةَ مَعَ الصَّلَوَاتِ٭

Habibinin getirdiği şeriatının hükmü ile amel eden kullarınından eyle. Bu dünyada ziyaretini nasip eyleye.   

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

 

Bir önceki yazımız olan 121) ONUNCU SÖZ 5.HAKİKAT DERS - 2 başlıklı makalemizde haşir risalesi ve ONUNCU SÖZ 5.HAKİKAT hakkında bilgiler verilmektedir.