16) 21.LEM’A 1. 2. DÜSTURLAR DERS-2

16) 21.LEM’A 1. 2. DÜSTURLAR DERS-2

ADAD

Hulusi Bey

 21.LEM’A 1. 2. DÜSTURLAR DERS-2

Hulusi Bey: Senin rahmetin geniştir. Biz böyle diyelim. O şöyle yapmış, bilmem ne olsun! Bu böyle yapmış, bilmem ne olsun! Şu şöyle etti, böyle olsun, böyle olsun. Bunun bize hiçbir faydası yok. Bugün iltica edecek, benim aciz, kasır düşünceme göre iltica edip dün de, bugün de, yarın da bir tek Allah var. O’nun dergâhına kusurumuzu itiraf ederek gireceğiz. “Bizi affet” diyeceğiz, “bize huzur ver, emniyet ver.” İhtiyacımız var. Emniyetsizlik var. Emniyetsizlik var mı, yok mu? Bir taneniz de deyin: “Var!”

Bugün, şu memlekette emniyet var mı? Nasıl insan mesela birçok evlatlarını böyle kaybetmiş vaziyetteki insanların yerine biz kendimizi koyalım. Bir gün ona, bir gün bize. İstanbul’da oturan akrabamız var. Onların tahsilde çocukları var. Ankara’da akrabamız var, ahbabımız var, kardeşlerimiz var. Bunlar böyle bir felakete uğrasalar, sevinecek miyiz? Bu şudur, bu budur deyip de bize bir pay çıkarıp bu elemi hiçe sayacak vaziyette mi bulunacağız? Yer yer hareket-i Arz, yer yer sari hastalık, yer yer yangın, yer yer sel felaketi olsun. “Canım onlar müstahaktı da, onun için oldu!” Vallahi artık bu işten vaz geçelim bu işten vaz geçelim. Bu memleket müstahak ise; bir gün onda, bir gün sende de olur. Sen onlara acımazsan, o da sana acımaz. Zaten bölünmüşüz, kalpler ayrı ayrı tambura çalıyor. Birbirimizden ayrılmak için vesileler o kadar icad edilmiş ki; “Hayır, biz oraya gitmeyiz, biz burada oturacağız.” Hadi git. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), böyle grup grup sahâbe-i kirâmın bir şeyde aralarında ayrıldığını görünce, “Ben hayattayken mi bunu görecektim?” diyor. Şimdi bölüneceğimiz kadar bölünmüşüz. Bir taraftan da çeşitli namlarla içimize girmiş komiteler var. Dessas casuslar var. Yani; bünyemizi kemiren mikroplara ilaveten canlı, muzır, yerde sürünen yahut zehirli kuyruklarıyla hayatı zehirleyecek mahluklara benziyenler var. Hangi şeye tedbir alalım? Kim bizi bu kadar büyük felaketli vaziyetten kurtarır, emniyette  bulundurur?  Kendimiz için huzur istersek, bir vesilemiz mübarek namaz, orda huzur bulabiliriz. Fakat onu başka zaman da söylediğimiz gibi bizim namazımızda o huzuru bulmak değil. Çünkü, namaza başlamamızla beraber dünyevi ne kadar işlerimiz, pürüzlü meselelerimiz varsa hepsi bizim başımıza toplanıyor. O meselenin çözülmeyecek şeylerini namazda çözmek için fırsat. Böyle bir zat o namazdan huzur bulabilir mi? Namaz böyle olunca, geriye kaldı diğer ibadetlerimiz. Hangi şeyi ihlas dairesinde yapmazsak, onun bize faydası olmaz. Mesela, hayrat-u hasenat yapacaksın, ama Allah rızası için değil de, “Halk beni methetsin” . Yine okuyoruz hadis kitabından evet.. Şehit, şehit bunları okuduk. Arayın bulursunuz burada.

Pehlivan Amca: Fiatını verelim. (*)

Hulusi Bey: Cenab-ı Hak, diyor ki: “Benim için ne getirdin?”  

“Ya Rabbi, Sana malum; bir tek canım vardı, Senin yolunda feda ettim.”

“Yalan söylüyorsun.” Ben söylemiyorum, bu kitap söylüyor, Buhari Tercümesi söylüyor.

“Sen bana kahraman desinler, halkın diline düşeyim, herkes benden bahsetsin” diye bu uğurda hareket ettin, neticede o yolda öldün. O niyetin ihlaslı değildi. Onun için yalan söylüyorsun, haydi Cehenneme!”

“Peki, daha ne yaptın?”

 “Hayırlı işler yaptım, çeşme yaptırdım, mektep yaptırdım, şunu ettirdim bunu ettirdim”

Fakat Cenab-ı Hak diyecek ki “Senin niyetin halkın seni methetmesiydi.”

İhlasla münasebeti olduğu için, o sözleri burada yarım yamalak tekrar ediyorum.

“Sen, yalan söylüyorsun. Sen onu, halk seni beğensinler diye yaptın.”

Buna kıyasen. Bütün yaptıklarımız şey böyle huzur-u kalb ile Cenab-ı Hakk’a “İşte senin için yaptıklarım budur” diyecek, emniyetle söyleyeceğimiz, eski paçavra gibi yüzümüze vurulmayacak hangi amelimizi gösterebiliriz? Vesile-i rahmet olsun diye, benim Rüştiye-i Askeriye hocalarımdan Arapgir’li İbrahim Efendi’nin bir sözünü söyleyeceğim. İbret olsun. Beyazid-i Bestami veya Bistami, ikisi de söylemiş. Beyazid-i Bestami Hazretleri büyük zat, Evliyaullahın ileri gelenlerinden, vefat ediyor. Yine ermişlerden biri de o zatın halini murakabe ediyor. Cenab-ı Hak hitap ediyor: “Ya Beyazid! Bana ne ile geldin? Bana ne ile geldin?” Diyor ki; “Ya Rabbi! Sana sadece şirk getirmedim. Başka bir şey yok.”

“Sen o fani dünyada iken bir gün hastalanmıştın. O zatın söylediğini ilavesiz söylemeğe çalışıyorum. Hastalanmıştın senden gelip halini sordular, ‘Geçmiş olsun’ dediler, ‘Acaba nedir hastalığın, neden oldu acaba bu hastalık?’ Sen dedin ki: “Galiba geçen gün bir süt içtim. Ondan dolayı bu ağrılı hasıl oldu.’ Bu şirk değil midir?”

Şimdi onun halini bu manevi mükalemeyi dinleyen zat, evet hayrette kalıyor. Cenab-ı Hak kemal-i merhametinden, ona o şeyi veriyor “Ya Rabbi! Sana hiç bir şey getirmedim. Elim boş, yüzüm kara.” Bunu Beyâzid-i Bestâmî gibi İslâm’ın güzide bir şahsı, münevver bir şahsı. Meşhur Ebû’l-Hasen-i Harekani Hazretlerinin mürşididir Beyazid-i Bestami Hazretleri. Ondan iki yüz sene sonra gelmiş, iki yüz sene sonra ondan manen istifade etmiş, istifaza etmiş. Böyle bir zat böyle diyor. Maksadım şudur: Biz Beyâzıd-ı Bestâmî miyiz, efendiler? Biz neyiz, biz? Bizim halimiz ne? Cenab-ı Hakk’a hadsiz zerrât-ı kainat adedince şükürler olsun ki, hiçbir şeyiz ama Kur’an’ın aciz, müflis tilmiziyiz, elhamdülillah. İşte iftihar edecek şeyimiz budur. Aciz, müflis biçare Kur’an’ın tilmiziyiz; imanın hadimiyiz. Bu da bizim marifetimiz değildir. Cenab-ı Hakk’ın hakkımızdaki rahmet eseridir. Nefsimizi bu vaziyette gördükten sonra, artık Risâle-i Nur’un, bilhassa şu ihlas mes’elesini, güzelce okuyup nefsimizin herhangi bir davasına karşı onu susturacak vaziyette bulunalım. “Sen şusun, sen busun, daha senden iyi kim olabilir?”

Mesela, sen nasılsın, Beyâzıd-ı Bestâmî’ye yaklaştın mı? Senin arkadaşlarından var mı? Böyle manen terakki edenler var mı? Haberin yok mu? Ama Hacı Sabri diyor ki,  “Beni görmüyorsun” bak! Hacı Sabri ben senin yerine diyorum: “Olamaz, olamaz. Yağma yok. Bizim haddimiz değil. Bizim medâr-ı iftiharımız, ancak ben sözümün sahibiyim medâr-ı iftiharımız, medâr-ı şükrân olan bir cihetimiz varsa; bütün acz-u kusurumuzla beraber,  daire-i iman ve Kur’an da, Kur’an’ın aciz bir hizmetkarıyız. Nâşir-i Kur’an, nâşir-i iman. Bu da Allah’ın lütfuyla. Başka bir şeyimiz yok. Medar-ı iftihar orta yerde, ‘Benim’ diyecek, ‘Bunun sahibi benim’ diyebilecek kusurdan başka elimizde bir şey yok.”

Madem ki 21. Söz’de “Sinnen, cismen, rütbeten büyük bir zat bir gün bana dedi: ‘Namaz iyidir, iyidir ama günde beş defa tekrar edildiği için devam ediyor, onun için usandırıyor. Bitmediğinden usanç veriyor.” dediği sözünden sonra ben kendimi nefsimi yokladım. Baktım ki, nefsim de aynı şeyi söylüyor. Anladım ki, bu da şeytandan ders alıyor. O zaman dedim ki: “Nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez.”

Bizim vazifemiz, biz nasih değiliz, irşat etmek vazifesi değil. Fakat geçen dersleri müzakere ediyoruz. Müzakerecinin haddi değildir ki, müzakere ettiği derse sahip çıksın. Ders bizim menfaatimiz için vaktinde söylenmiş, bize emanet bırakmış. Emanet bırakan da gitmiş. Şimdi emanete hıyanet mi edelim? Bu, emanettir. Vazifemiz buna hizmettir. Emanete hizmet, o emanetin hakkını vermektir. Hizmet etmezsek, hıyanet etmiş oluruz. Ben bunu İçecek miyim yahu, döneyim de bu tarafa vereyim. Bir teneffüs etmek için bir kelime vardı onu söyleyelim.

اَشْهَدُ اَنْ  لآَ اِلٰهَ اِلاّٰ اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدٌ عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ

 -: BİRİNCİ DÜSTURUNUZ: Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı. Eğer o razı olsa,

(21. lem’a)

Hulusi Bey: Eğer, o razı olsa sen Allah rızası için amel edersen O razı olur mu? Olur. Öyleyse, işin neticesi ne olur diye merak edene diyor. O razı olsa…Evet.

-: bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.

Hulusi Bey: Allah’ın gayrısı bütün dünya da senden küsüyor. Sen Allah rızası için amel ediyorsun, bütün dünya da senden küsüyor. Yani aklın kabul edeceği kadar geniş bir sahada bunu düşün. Herkes senden küsmüş, ama Allah senden razı. Ya herkesi memnun edeceksin, ya da Allah’ın memnun olmasına razı olmasına “Bu bana yeter” diyeceksin. İşte, Risale-i Nur şakirdine tavsiye bu, nasihat bu diyor ki evet..

-: Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.

Hulusi Bey:  Bunu bil diyor. Allah razı olsun. İsterse bütün dünya küssün, ehemmiyyeti yok.

-: Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.

Hulusi Bey: Allah kabul ediyor, senin bu ihlaslı amelini kabul ediyor. Ama Allah’tan başka da kabul eden yok. Fakat bütün dünya mı?

-: Bütün halk reddetse

Hulusi Bey: Bütün halk reddediyor. Öyle kabul et. Bütün halk reddederse, yalnız kabul eden Allah olursa, hangisine razısın?

-: Allah

Hulusi Bey: Ha işte böyle kuvvetli. Evet..

-: O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için

Hulusi Bey: Şimdi bak yani sen eğer acele edip, “Halkın rızasına sa‘y edeyim” Bu hepsi Allah Allah, aman deme, aman deme! Bak bu nasihatını aklımızda tutalım. Eğer Cenab-ı Hakk’ın namına, O’nun rızasına hareket edersen, halkın umumu reddettiyse, netice ne olacakmış? Cenab-ı Hakk’ın hikmeti iktiza ederse, halka da kabul ettirir. Herkes muvaffakiyeti kendi dehasından mı bekliyor? “Ben yaparım, ben yaparım!” Sen hiçbir şey yapamazsın. Bir sinek kanadı kadar bir marifet gösteremezsin. Amma sen Allah’ı razı edersen, O’nun rızası dahilinde amel edersen, halkın kabul edip etmemesini ehemmiyete almazsan, Cenab-ı Hak seni her istediğin şeyde muvaffak eder. Her korkulu şeylerden kurtarır. Her umduğun şeylere yetiştirir. Yetiştirir mi acaba? Hakikaten inanıyor musunuz? İnanıyor musun?

-: Amenna ve saddakna

Hulusi Bey: Yani sen Allah’ı razı edersen samimi, Allah senden razı olursa, korktuklarından seni emin eder mi?

-: Eder.

Hulusi Bey: Umduklarına nail eder mi?

-: Eder.

Hulusi Bey: İnanıyor musun?

-: Amenna.

Hulusi Bey: Peki, Allah’ı bırak, hadi başka bir melce bul bakayım. Sofuluğu bırak, mesela bugün eli değneğe yetişmiş biri var. Ona bir vasıta bulup hulûl edersen, bir iltimas yaptırabilirsen belki şu dünyevi meşekkatlerden sıkıntılardan kurtulurum desen bu bir ibadet midir? Bu Allah’ın namına yapılmış bir şey olur mu? Allah’ın rızasını hiçe saymak kendimizi tokada müstehak etmek gibi bir vaziyette bir küstahlık olur. Ne kadar samimi, ne kadar ihlaslı olursak bu iş ancak ihlaslılar için, bu vaadler bu muvaffakiyetler, bu mazhariyetler ancak ihlaslı amel sahiplerinindir. Bu dersin ihlas dersinin başında o hadisi de teberrüken okuyalım. Kalennebiyyü sallalahu aleyhi vessellem:

هَلَكَ النَّاسُ اِلاَّ الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلاَّ الْعَامِلُونَ وَهَلَكَالْعَامِلُونَ اِلاَّ الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلَى خَطَرٍ عَظِيمٍ

İşte azim hatarat, eğer muhlisler de demek ki,  insan ne oldum dememek lazım ne oldum dememek lazım, ne olacağını hesap etmek lazım. Hakikaten muhlislerden olursak dahi yine enaniyet bizi altedebilir. Allah korusun, Allah şerrinden muhafaza etsin.  Daha senin gibi muhlis halis samimi Risale-i Nur şakirdi nerde bulunur? Koltuktan verdi mi? Sen de kabardın mı? Ondan sonra şişi sokar ha püf. Balona iğneyi batırdın mı ne oluyor? Sönüp gidiyor. Böyle bilmeliyiz. Nefsimiz böyle bir gururlanmaya kalktı mı “Ey nefis! Aklını başına topla, neyine güveniyorsun? Sendeki kuvvet, sendeki güzellik, sendeki halkın sana muhabbeti, nihayet kabrin kapısına kadar sana gelir, ondan sonrasına tesiri olmaz. Sonra sana sorarlar, Rabbin kim? Allah mı diyeceksin?” Yoksa ordan ötesine o kapıdan girdikten sonra filan, şimdi senin hareketinle senin düşüncenle senin nazarında bir nevi uluhiyet, haşa sümme haşa kimseyi ittiham etmiyorum. Fakat herkes sevdiği ile beraberdir. Sen birine Allah’a dayanacak kadar muhabbet ediyorsun, Allah’tan korkacak kadar ondan çekiniyorsun, o da abdesti sıkıştığı zaman şalvarını kirleten bir adamdır. Bu mu seni kurtaracak? Abdesti daraldığı zaman da telaşa düşer ne tarafa gideyim diye. Onun için yine o mübarek Üstadın düsturlarını düşünelim. Dost istersen Allah yeter, dost istersen Allah yeter. Dost istemez misin? Dost istemez misin?

-: İsteriz

Hulusi Bey: İsteriz deme sen kendine konuşuyorsun ben seninle konuşuyorum.

-: İsterim.

Hulusi Bey: Kimi dost olarak istersin?

-: Allah’ı

Hulusi Bey: Allah dost olursa Allah dostuna vefa eder mi?

-: Eder efendim!

Hulusi Bey: Yaran istersen Kuran yeter. Ne diyor izahı? Ondaki enbiya ile melaike ile onların maceralarını dinlersin, onunla sohbet edersin. Yaran istersen insan tek başına yani sinek mi kovalasın, bir köşeye örümceklere mi baksın? Yaran istersen, herhalde insan sohbete ihtiyacı vardır, kendi kafasına uyan kimselerle şeyi vardır kim var böyle? Düstura bak. Yaran istersen, ahbab istersen ne yeter?

-: Kur’an yeter.

Hulusi Bey: Kur’an yeter. Ne var Kur’an da? Enbiya var, melaike var. Onların maceralarını dinlersin, onunla sohbet edersin. Mal istersen kanaat yeter. Onun izahı çok. Mal istersen kanaat yeter. Mal istemek, insan ister mi istemez mi? Her insan herhalde her şeye muhtaç olmasını istemez. Mal isteyecek. İstersen kanaatle iste. Kanaatle iste ki gelsin. Yani verdiğine razı ol. Senin gözünü doyurur, az mal gözünü doyurur. Fakat dünyayı verseler o göz doymaz. Kanaatle olursa tamamdır, bana bu kadar verdiğine şükür. Bana kuru bir siyah ekmek mi veriyor, ben bunu da hak etmemişim bana lütfediyor. Ben verdiğine razıyım, o kuru ekmeği de öper başına koyar. Belki aklına gelir, sen beni fakirliğe davet ediyorsun, hayır. Üstadın bir dersinin küçük bir kısmını beraber sohbet ediyoruz, müzakere ediyoruz. Mal istersen kanaat yeter. Mal istememek elden gelmez, ister herhalde, öyle ise kanaatla iste ki çok olsun. Yani Allah’ın verdiğine razı ol ki onu bereketlendirsin senin doymayan, doymayacak zannettiğin gözünü doyursun. Düşman istersen

-: Nefsin yeter

Hulusi Bey: Düşman istersen nefsin yeter. Nerede senin nefsin cebinde mi, nerde saklıyorsun nefsini?

-: Koynumuzda

Hulusi Bey: Koynunda mı?

-: Evet

Hulusi Bey: Nerede? Elle tutulmaz, latifedendir çünkü. Gözle görünmez, başkasına da gösterilmez. Ama insan herhalde böyle bir nefis sahibidir, onu herkes vicdanen hisseder. Onu tanımak için bir mizan var mı? Bir ölçü var mı?

-: Var

Hulusi Bey: Var, ne yapar o nefis?

-: Kötülüğe sevk eder

Hulusi Bey: İşte okuduk. Yusuf (A.S.) bizim hepimizin fikrine tercüman olmuş.

اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى

(Yusuf:53)

demesi ile nefsi emmareye itimat olmaz. Ha eğer nefsini ıslah edersen ne mutlu sana.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكَّيهَا 

(Beled:9)

sırrına dahil olursun. Fakat tezkiye etmeden “Ben nefsimi öldürdüm. Nefsimin daha meccali kalmadı. Hiçbir arzusunu yapmadım ve yapmamaya da hayatım boyunca azmetmiş bulunuyorum”. Öyle miyiz? Tuzlu bir yemek yedin, suya iştiha geldi, gider misin gitmez misin?

-: Gideriz

Hulusi Bey: Öyle ise nefsin isteğine uyuyorsun. Tuzlu yiyip su istemeyecek babayiğit var mı? Bir zat birine demiş ki “Efendi, ben Cenab-ı Peygamber (s.a.v.)’i rüyada görmek istiyorum. Ban bir yol göster”. “İşte oku üfle yat”. Neyse çalışmış çabalamış bir şey yok. Sen Hazre-i Peygamber’i seviyor musun? Seviyorum. Eğer seviyorsan bu sözün doğru isen sen onu rüyada görürsün. Göremiyorum? Peki demiş bu akşam

 (*) (Hulusi Ağabeyin izniyle Üstad’ın sünneti olan çay içince besmele söylenmesini istiyor.)

 

PDF Dosyasını İndir Oku

Bir önceki yazımız olan 15) 21.LEM’A 1.2. DÜSTURLAR DERS-1 başlıklı makalemizde 21.lem'a hakkında bilgiler verilmektedir.