21) 10.SÖZ  ZEYLİN İKİNCİ PARÇASI DERS 2

21) 10.SÖZ ZEYLİN İKİNCİ PARÇASI DERS 2

ADAD

Hulusi Bey 

10.SÖZ  ZEYLİN İKİNCİ PARÇASI DERS 2

-: Kâinattaki hayat, kat’î bir surette Hayy-ı Ezelî’nin vücub-u vücuduna kat’î şehadet ettiği gibi, o hayat-ı ezeliyenin şuaatı, celevatı, münasebatı olan “İrsal-i Rusül ve İnzal-i Kütüb” rükünlerine bakar, remzen isbat eder.

(10.söz/ Zeylin ikinci parçası)

Hulusi Bey: İrsal-i rusül, inzal-i kütüb. İrsal-i rusül resulların gönderilmesi, kitapların indirilmesi neye bakıyor? Hayata bakıyor. Rusül dediğimiz hayatlı mıdır değil midir?

-: Hayatlıdır

Hulusi Bey: O da insan nev’inden midir, melek nev’inden midir?

-: İnsan

Hulusi Bey: İnsan nev’indendir. Onu insan nev’inden göndermek değil melek nev’inden gönderseydi çetin bir imtihan olurdu bizim için. Niçin gönderdi bize? Onlar da bizim gibi insanlığın elemini tatsınlar, az çok. Bizimle hem-ahenk olabilsinler, yaşayabilsinler. Aile hayatı olsun, hariçten birşeyi satın almak ihtiyacını duysun, icabında hasımlarına karşı Allah’ın düşmanlarına karşı kılıcını sıyıracak vaziyette olsun. O da bir hükümettir. Ona da hükümet-i İslamiyedir. Evet, onlar cünüd-u ilahinin başına geçsin. O cünüd-u ilahinin başkumandanı olsun. Allah’ın fermanını kabul etmeyenlere karşı İslam’ın şevketini bizzarure onlara göstersin. Evet, bunlar lazım işte, o peygamberler hayatlıların lüzumunu gösteriyor. Hayatlıların içerisinde en mükemmel hayata mazhar olan insanlardır. Demek ki insanlar yaratılmamış olaydı, insanlar yaratılmamış olaydı, ne irsal-i rusül ne inzal-i kütüb olmamak lazım gelir idi. O zaman bu âleminde yaratılmasına ihtiyaç olmazdı. İşte ne taraftan mütalaa edersek görüyoruz ki

لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ

Çünki bu insanların içerisinde hiçbirisine kıymet vermezsen, ya iki cihanın fahri Hz. Muhammed (S.A.V.) ne buyurursun? İşte ondandır ki evet dünde bahsi geçtiği gibi “Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim, mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim”. Demek ki eğer Hz. Muhammed (S.A.V.) halk edilmemiş olaydı; o zaman bu âlem, ne insan, ne hayvan, ne semavat, ne arz, ne nücum, ne şümus, ne kamerler bunların hiçbirisinin olmaması lazım gelirdi. Ha şimdi bunların hepsini biliyoruz, fakat içinde yaşadığımız asrı da biliyoruz. Ne diyor? “Mariz bir asır, hasta bir unsur, alil bir uzuv” ile ifade etmiş. Ne kadar şümullü. Asrımız hasta olmuş neden dolayı? Kur’an’a arka çevirdiğinden dolayı. Neden anladın? Sual cevabın içerisinde. Reçetesi ne diyor?

-: İttiba-ı Kur’an

Hulusi Bey: İttiba-ı Kur’an’dır. Mariz bir asrın reçetesi ittiba-ı Kur’an’dır. Kur’an’a tabi olsun. Bu hastalıklar, asır asır. Yüz senenin içinde bulunanlar Kur’an’a arka çevirdiler, Cenab-ı Hak da onları yerden yere çalıyor. Dertten derde düşürüyor. E canım zaten bu olacak nasıl olsa, ama kader-i ilahi yerini bulur ama biz bil-istihkak bunu üzerimize celbedecek, kader-i ilahiye fetva verecek duruma girmeyelim. Evet, mariz bir asrın hasta bir unsurun, millet de hasta. Onun da reçetesi nedir? O da Kur’an. Milletin hastalığı asıl Kur’an’a ittiba edilmemekten geliyor. Milletçe hasta mıyız?

-: Evet

Hulusi Bey: Maddi hastalık da, manevi hastalık da almış yürümüş. Bütün bunların içerisinde en büyük hastalık nerden geliyor?

-: İmansızlık

Hulusi Bey: Ve bu bir afet şeklinde nasıl tecelli ediyor? Kur’an’a ittiba edilmemekten gelen

-: Anarşilik

Hulusi Bey: Anarşistlik, anarşilik, ihtilaller huzur rahat kalmamış. Kimse mal, can, namus emniyetini bulamamak vaziyetine gelmesi. Daha nasıl olsun ki, fesad-ı ümmet zahir olmuş mu?

-: Olmuş

Hulusi Bey: Heeeyy ne bekliyoruz? Güneş batıdan doğacak, dabbet-ül arz çıkacak, ye’cüc me’cüc gelecek, Deccal gelecek, Mehdi çıkacak onu gebertecek, ondan sonra işler düzelecek. Şimdi bize bu asrın mücahid-i a’zamı, Allah O’ndan ebediyyen razı olsun.

-: Âmin

Hulusi Bey: Bize öyle düstur vermiş ki, hiç başka birşeyden başka bir yerden ders almaya ihtiyaç bırakmamış. Asır mariz, hasta hasta, millet hasta, ferdler alil, biçare, zaif düşmüşler. Hepsi için tavsiye olunacak şey, tavsiye olunan şey bir reçete veriyor. Bununla ne yap?

-: Kur’an’a ittiba

Hulusi Bey: Yani Kur’ana müracaat et, hastalığının ilacı ordadır.

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ وَلاَ يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ اِلاَّ خَسَارًا

(İsra’:82)

gibi şifa ayetleri var. Şimdi biz de dertlerimiz çok mütenevvi. Ve en ziyade imanın erkânına ilişecek bir zümre var. İlişmeyi kendilerine sanat, meslek ittihaz etmiş. Şu milletin malına, canına değil de belki doğrudan doğruya imanına kast etmiş hain bir zümre var. Allah onların köklerini kazısın.

-: Âmin.

-: Kökü cehenneme gitsin

Hulusi Bey: Onların gidecekleri odur. E doğru, teşhisimiz de yerinde, teşhisleri de yerinde. Biz de bu zamana geldik fakat Kur’an 114 suresi, şu kadar ayeti, bu kadar hurufatı kelimatı var; bunların içinde şu asra bakan ve bizim yaralarımıza, çeşitli yaralarımıza dertlerimize merhem vuracak hangi ayetlerdir? Onları bulalım da hastalığımızı, işte efendiler hiç tereddüt etmeyin ki o mücahid ve vazifedar memur olan Hz. Üstad’ın sizlere bizlere bıraktığı eserler Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’dan alınmış, izn-i ilahi ile çıkarılmış, şu ümmet-i merhumenin bugünkü yaralı bereli vaziyetlerine o ilaçları bize sunmuş vaziyettedir. Öyle ise bu dersler uyku ile, usançla, kerhen dinlenilmez. Ya nasıl? Mutlak istifademiz var. Biz yaralıyız, hastayız, tedavimiz şu derslerin içindedir. Bunlar çünkü Kur’an’dan gelmiştir. Biz bunları ne kadar ilmimiz olsa ihtiyarımızla çıkarıp şu güzel sözleri bir araya getirip muhatap bulup da dinlettiremezdik. Eğer İlahi bir lütuf bir kerem, bizim üzerimizde bu inayet ve rahmet-i ilahiye tezahür etmeseydi, böyle bir himayeye layık görülmeseydik, imkânı mı var ki üç kişiye söz dinletelim? Üç gün dinler dördüncü gün kalkar gider. Hiç başka türlü benim mana hatırıma gelmiyor. Cenab-ı Hakk’ın lütfudur. Herkes kendi hesabına böyle düşünürse hiçbir ziyan etmez. Ve inşaallah şu sözlerimizde haktır. Yani bunda da tereddüt edilecek bir durum yoktur. Çünki bakıyoruz ki ilahi bir inayet var, bir rahmet var, yoksa muhtelif yaşlarda çeşitli mesleklerde insanların bir dersi dinledikten sonra iştahları açılıp “Acaba nerede toplantı var? Bu akşam ders var mı yok mu?” demeleri, bu da bir kerem-i ilahidir ki, bu tarafa doğru bir meyil var. Şu memleket imanlılardan -madde cihetine geçiyorum- bu memleket imanlı fisebilillah mücahede etmekle, kanlarını dökmekle, üç kıtada hükümranlık etmiş bir milletin ahfadıyız biz.

-: Elhamdülillah

Hulusi Bey: Öyle ise onların mübarek kanları boşuna akmamıştır.  Onların kanlarıyla suladığı bu vatan, evet böyle evlatlar yetiştirdi işte. E canım bizim miktarımız ne, bu memleketin nüfüsuna kıyas edilse bu işle uğraşanlar ne? Hey korkma onun da ilacı var Kur’anda.

كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ

 (Bakara:249)

Sonra rahmet-i ilahiye bir yere nüzul edecekse, kimin yüzü suyu hürmetine acaba o rahmet tecelli eder? Biliyor muyuz? Herhalde Allah’ın razı olduğu bir zümre var ki Cenab-ı Hak onlara rahmet ediyor. Bu rahmetten O’nu tanımayanlar dahi istifade ediyor. Öyleyse bilse eğer bu millet bu işle uğraşan, şu iman-ı tahkiki dersini benimseyenlere minnettar olmak lazım fakat biz kimsenin minnetini de istemiyoruz. Madem ki bizi Cenab-ı Hak bu cihete sevk etmiş, O’nun emri iradesi hâkimdir, O Zat-ı Zülcelal-ı vel İkram bize bu ikramı bu inayeti esirgemeden veriyor, biz O’nun bu ikramıyla kâfi görüyoruz. Ya Rabbi bize bu ikramını, inayetini, rahmetini eksik etme. Bununla da diğer müminleri, bugün azmış sapmış vaziyette olanlara da kabiliyetleri varsa selah-ı hale sevk et. Onlar da şu imanî derslerden faidelensinler, dünyalarını da ahiretlerini de kendilerine bir nev’i cennet etsinler

-: ve bilhâssa risalet-i Muhammediye ve vahy-i Kur’anî, hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi hakkaniyetleri kat’îdir denilebilir.

Hulusi Bey: Bugün Hacı Muhammed yok mu?

-: Var efendim

Hulusi Bey: Nerede?

-: Hacı Muhammed’i gönderin. Burda mı ki? Burda, burda

Hulusi Bey: Bizim müdürlerimiz Acem gemisi gibi geriden idare ederler. Bizim müdürlerimiz öyle, geriden idare ediyorlar. Peki peki, görmek istedim.

-: Evet, nasıl ki hayat

Hulusi Bey: Bir tanesi karşımda. Hacı Ağa uykun çok var galiba

-: Evet, nasılki hayat, bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır ve şuur ve his dahi, hayattan süzülmüş hayatın bir hülâsasıdır ve akıl dahi, şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır.

Hulusi Bey: Bu sözler kaleme alınacak sözler değil yahu, eğer İlahi bir lütuf olmazsa hiç kimse bu sözleri bu asırda söyleyemez.

-: Lütf-u ilahi ile yazılmış.

-: ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi; hayattan ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsat-ül hülâsadır.

Hulusi Bey: O kelime, o cümleyi bir daha

-: Öyle de, maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi; hayattan ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsat-ül hülâsadır.

Hulusi Bey: E bundan ne anlaşıldı, yine işte

لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ

Eğer seni halk etmek murad etmeseydim; bu âlemi,  bu mevcudatı, bu mükevvenatı halk-ı icad etmezdim.

-: Maddi ve manevi diyor.

Hulusi Bey: Tamam, tamam. Maddi ve manevi. Hayat-ı maddiyesi de var, hayat-ı maneviyesi de var. Şimdi hayatta mıdır Hz. Muhammed (S.A.V.)? Dün de geçti, hayat-ı maneviye ile kabr-i saadetlerinde diridir. Diri olmayan, ümmetini bütün salavatını bir anlık alacak vaziyette olur mu? Demek ki bir nevi diriliği var.

-: Melaikelerin varlığı yine aynı şeye mi bağlı?

Hulusi Bey: Yok, bu hiç kıyasa gelmez. Onlar emir ile hareketteler, neye memur iseler onu yaparlar. Melaikelerin yalnız bir hayatı var. Hayatlıların kendi lisanlarıyla yaptıkları dilleri, tesbihatı onlar bilirler.

-: Hayır, onların hayatı yine Hz. Peygamber’in hayatına mı bağlıdır?

Hulusi Bey: E elbette, melaike de olmazdı. Yani Hz. Muhammed (A.S.M.) halk edilmemiş olaydı melaike olur muydu? Neye lazım, insanlar olmadıktan sonra meleklerin ne lüzumu var? Şeytanların da lüzumu kalmazdı. Cennete cehenneme de ihtiyaç yoktu. Elbette mükâfata layık görülecekler de olacak, cezaya istihkak kesbedecekler de bulunacak. Onun için yine hayatlılar lazım, kimisi muti-i emr-i ilahi kimisi asi-yi kanun-u ilahi olacaklar; ki cennet ve cehennem boşu boşuna mı dursun? Onları abes mi halk etmiş? Hakîm-i Mutlak’tan abes zuhur eder mi? Etmez. Öyle ise onların ikisi de dolacak. Cinle insle dolduracak Cenab-ı Hak.

-: Öyle de maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi

Hulusi Bey: Bu suyu sana kim verdi?

-: Dışarıdan, Karaçalı dediler abi

Hulusi Bey: Karaçalı mı?

-: Karaçalı

Hulusi Bey: E karaçalı de başıma koyayım ben öyleyse.

-: Maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi; hayattan ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsat-ül hülâsadır ve risalet-i Muhammediye (A.S.M.) dahi kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır.

Hulusi Bey: Amenna, amenna

-: ve risalet-i Muhammediye (A.S.M.) dahi kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) -âsârının şehadetiyle- hayat-ı kâinatın hayatıdır ve risalet-i Muhammediye (A.S.M.)

Hulusi Bey: İşte dönüp dolaşıp yine geldi

لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ

-: ve risalet-i Muhammediye (A.S.M.) şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur’an dahi, -hayatdar hakaikının şehadetiyle- hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.

Hulusi Bey: Şimdi şuur-u kainatın şuurudur. Yani Hz. Muhammed (A.S.M), Kur’an ki

وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ

(Enam:59)

ile belirtildiği gibi yaş ve kuru herşey o Kur’an’da var mı? Var. Bazısı sarahaten, bazısı remzen, bazısı işareten var. Ama herkes herşeyi içerisinde her zaman görebilir mi? Hayır. Fakat görülmemesi, herkese imkan olmaması, olmamasına delalet etmez. O manalar var. Şimdi Peygamber (A.S.M.) şu kâinatın şuurudur diyor. Demek ki kâinatı, yani Allah’ın gayrısının hikmet-i hilkatini bize bildiren kim? Hz. Muhammed (A.S.M.). Nereden aldı? Şu Kitab-ı Mukaddes’ten. Bunların lisanı var mı? Herşey Cenab-ı Hakk’ı tesbih eder mi? Halık-ı Rahim’lerini zikr eder mi? Ederler. Hangi ayet buna delalet ediyor?

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا

٭ صَدَقَ اللّٰهُ العَظ۪يمُ٭

 (İsra’: 44)

Şimdi şu mübarek büyük ayeti bize tefsir eden öğreten kim?

-: Hz. Muhammed (A.S.M.)

Hulusi Bey: Yine Oradan geliyor. E biz Hz. Peygamber’in zamanına yetişmedik, bunları okumadık fakat o mübarek zat buyuruyor ki O kudsi Peygamber (A.S.M.), “Her yüz başında bu ümmet-i merhumeye Cenab-ı Hak bir müceddid gönderir, dinlerini yeniler, dinlerini tecdid eder”. İşte her yüz başında o zamanın iktizasına, ihtiyacına göre peygamber gelecek mi? Yok. Bir müceddid gelecek. Bu peygamber midir? Değil. Mehdi midir? Mehdi de diyemem amma Mehdi-i siret. Yani kendilerini boğulma derecesine gelmiş, hücumlardan bunalmış “Bizi kurtaracak yok mu?” denecek vaziyette, Cenab-ı Hak böyle bir müceddidi ihsan eder. O müceddid o ümmeti sıkıntılardan kurtarır. O asra bakan sırr-ı i’caz-ı Kur’anın bazı ayetlerini tefsir eder ümmeti ferahlattırır. E canım bunun da o kadar düşmanı var ki? Yani şu asra hitap eden ve şu hasta asırda, hasta millete, hasta alil vaziyete gelmiş milletin efradına merhem, tiryak, iksir vaziyetinde olan şu mübarek ayat-ı Kur’aniye’nin tefsiri ve iman-ı tahkikî dersi her cihetten denilmeye layık olan şu mübarek eserlerinde düşmanı çok. Daha düne kadar bir yerde toplanmak bir cinayet işlemiş kadar ehemmiyetliydi. Bugün biraz serbestlik hissediyoruz. Bu da Cenab-ı Hakk’ın bir lütfudur. Biz şakir olalım, Cenab-ı Hak bu nimetini bizden uzaklaştırmasın.

-: Âmin

Hulusi Bey: Bugünkü halimize şükredelim ki Cenab-ı Hak bizi yine zalimlerle terbiyeye kalkmasın.

-: Âmin

Hulusi Bey: Bugün zalımları susturmuşsa biz bundan cesaret alıp, evet, vazifeyi ihmal etmeyelim, hizmet-i imaniyede tembellik tarafını iltizam etmeyelim. Hem Peygamber (A.S.M.) şu fesad-ı ümmet zamanındaki

مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ -evkemakal-

hadisinin tam tatbikçisi olalım. Hemde Kur’an’a ittiba-ı biz âleme ders verirken Üstadımızın bize verdiği o düsturları, ittiba-ı Kur’an, ittiba-ı Kur’an, biz ittiba-ı Kur’anı kendi nefsimizede tatbik edelim ki herkes ister istemez desin ki “Evet şu adamlar söyledikleri gibi de kendileri de Kur’an’a ittiba’ ediyorlar”. Elimizden geldiği kadar o meşale-i nuru elimizden de dilimizden de bırakmayalım. Cenab-ı Hak müyesser ede, Cenab-ı Hak müşkilleri def ede.

-: Âmin

Hulusi Bey: Bizi gönül hoşluğuyla, Allah rızası için, bu Allah’ın razı olacağı işte kemal-i şevk ile çalışanlardan eyleye.

-: Âmin

Hulusi Bey: Hacı Ahmet Ağa yerin iyi olmadı ama kusura bakma.

Hacı Ahmet Ağa (Alp): Yerim çok iyi efendim. Ellerinize sağlık. Siz rahatınıza bakın. Cemaatten bazı arkadaşların yerleri iyi değil ama kalbleri geniş elhamdülillah.

Hulusi Bey: Neyse, senin kalbin dar mı?

Hacı Ahmet Ağa: Benim de çok geniş, elhamdülillah Allah’a şükürler olsun.

Hulusi Bey: E tamam. En iyi yeri bana veriyorlar. Halbuki benim yerimi iyice dar edecekler ki fazla konuşmayayım.

Hacı Ahmet Ağa: Efendim buradakilerin hepsinin abisisiniz.

-: Ve vahy-i Kur’an dahi, -hayatdar hakaikının şehadetiyle- hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.

Hulusi Bey: Vahy-i Kur’an dahi

-: hayatdar hakaikının şehadetiyle

Hulusi Bey: Vahy-i Kur’an. Kur’an zaten vahiy yoluyla gelmemiş mi?

-: hayatdar hakaikının şehadetiyle hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.

PDF Dosyasını İndir Oku

Bir önceki yazımız olan 20) 10.SÖZ ZEYLİN İKİNCİ PARÇASI DERS 1 başlıklı makalemizde 10.süzünzeyli hakkında bilgiler verilmektedir.