47) 32. SÖZ 3. MEVKIF (MUHABBET BAHSİ) DERS 1

ADAD

Hulusi Bey

 32. SÖZ  3. MEVKIF (MUHABBET BAHSİ) DERS 1

 اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَ دَوَٓائِهَا وَ عَافِيَةِ اْلاَبْدَانِ وَ شِفَٓائِهَا وَ نُورِ اْلاَبْصَارِ وَ ضِيَٓائِهَا وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ وَ سَلِّمْ

اَمِينَ

-: MÜHİM BİR SUAL: Diyorsunuz ki: “Muhabbet, ihtiyarî değil. Hem ihtiyac-ı fıtrîye binaen, leziz taamları ve meyveleri severim. Peder ve vâlide ve evlâdlarımı severim. Refika-i hayatımı severim. Dost ve ahbablarımı severim. Enbiya ve evliyayı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri, Cenab-ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmasına verebilirim? Bu ne demektir?

Elcevab: “Dört Nükte”yi dinle.

BİRİNCİ NÜKTE: Muhabbet, çendan ihtiyarî değil. Fakat ihtiyar ile, muhabbetin yüzü, bir mahbubdan diğer bir mahbuba dönebilir. Meselâ: Bir mahbubun çirkinliğini göstermekle veyahut asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbuba perde veya âyine olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü, mecazî mahbubdan hakikî mahbuba çevrilebilir.

Hulusi Bey: Geliyor mu?

-: Geliyor efendim!

-: İKİNCİ NÜKTE: Ta’dad ettiğin sevdiklerini, sevme demiyoruz. Belki onları Cenab-ı Hakk’ın hesabına ve onun muhabbeti namına sev, deriz. Meselâ: Leziz taamları, güzel meyveleri, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ve o Rahman-ı Rahîm’in in’amı cihetinde sevmek, “Rahman” ve “Mün’im” isimlerini sevmektir, hem manevî bir şükürdür. Şu muhabbet, yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahman namına olduğunu gösteren; meşru dairesinde kanaatkârane kazanmak ve mütefekkirane, müteşekkirane yemektir.

Hulusi Bey: Nefis taamları, meyveleri yemek, nefis hesabına olmadığı ne ile belli olacak? Evet söyle.

-: Meşru dairesinde kanaatkârane kazanmak,

Hulusi Bey: Meşru dairesinde, helalından kazanmak. Evet.

-: Ve mütefekkirane, müteşekkirane yemektir.

Hulusi Bey: Mütefekkirane, müteşekkirane yemektir. Yani bu nimetler kimin tarafından veriliyor? Kim bana rızık etmişse, onun tarafından gönderiliyor diyerek. O’nu hatırlamak sonunda da O’na şükretmek. Başında O’nun adıyla başlamak, بِسْمِ اللهِ diyerek başlamak; ondan sonra tefekkür deryâsına dalıp mütefekkirâne o lezzeti aldıkça bir tane daha birde benim hatırım için, birde benim hatırım için deyip. Nefis hesabına gitmeden. Evet,

-: Hem peder ve vâlideyi şefkat ile teçhiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onlara hürmet ve muhabbet, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine aittir. O muhabbet ve hürmet, şefkat Lillah için olduğuna alâmeti şudur ki: Onlar ihtiyar oldukları ve sana hiçbir faideleri kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyade muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir.

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭

اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَا اَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ

âyeti beş mertebe hürmet ve şefkate evlâdı davet etmesi; Kur’anın nazarında

Hulusi Bey: اِمَّا يَبْلُغَنَّ değil mi?

-: Evet اِمَّا يَبْلُغَنَّ

-: Kur’anın nazarında vâlideynin hukukları ne kadar ehemmiyetli ve

Hulusi Bey: Ve ukukları

-: Ukukları ne derece çirkin olduğunu gösterir.

Hulusi Bey: Ukuk ne demek?

-: Onlara karşı gelmek.

Hulusi Bey: Onlara isyan ha, onların haklarına riayet etmemek yahut haksızlık etmek.

-: Madem peder; kimseyi değil, yalnız veledinin kendinden daha ziyade iyi olmasını ister. Ona mukabil veled dahi, pedere karşı hak dava edemez. Demek vâlideyn ve veled ortasında fıtraten sebeb-i münakaşa yok. Zira münakaşa, ya gıbta ve hasedden gelir.

Hulusi Bey: Ya gıbta

-: Ve hasedden gelir. Pederde oğluna karşı o yok. Veya münakaşa, haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak dava etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır. Ve evlâdlarını,

Hulusi Bey: İşit Ha! Hacı Nûri, işitiyor musun?

 -: Cümlesini hayırla islah ede.

Hulusi Bey: Ya, şimdi sen bunu götür, oku. Götür oku iyice haşlasınlar seni, gel.

-: Ve evlâdlarını, o Zât-ı Rahîm-i Kerim’in hediyeleri olduğu için kemal-i şefkat ve merhamet ile onları sevmek ve muhafaza etmek, yine Hakk’a aittir. Ve o muhabbet ise, Cenab-ı Hakk’ın hesabına olduğunu gösteren alâmet ise:

Hulusi Bey: Öldükleri zaman

-: Vefatlarında sabır ile şükürdür, me’yusane feryad etmemektir. “Hâlıkımın benim nezaretime verdiği sevimli bir mahluku idi, bir memlukü idi, şimdi hikmeti iktiza etti, benden aldı, daha iyi bir yere götürdü. Benim o memlukte bir zahirî hissem varsa, hakikî bin hisse onun Hâlıkına aittir. “El-hükmü Lillah” deyip teslim olmaktır.

            Hem dost ve ahbab ise: Eğer onlar iman ve amel-i sâlih sebebiyle Cenab-ı Hakk’ın dostları iseler, “El-hubbu Fillah” sırrınca o muhabbet dahi, Hakk’a aittir.

            Hem refika-i hayatını, rahmet-i İlahiyenin munis, latif bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü suretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymetdar ve en şirin cemali ise; ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemal-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zaîfe, latife mahlukun hukuk-u hürmeti, o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa hüsn-ü suretin zevaliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda bîçare hakkını kaybeder.

            Hem enbiya ve evliyayı sevmek, Cenab-ı Hakk’ın makbul ibadı olmak cihetiyle, Cenab-ı Hakk’ın namına ve hesabınadır ve o nokta-i nazardan ona aittir.

            Hem hayatı, Cenab-ı Hakk’ın insana ve sana verdiği en kıymetdar ve hayat-ı bâkiyeyi kazandıracak bir sermaye ve bir define ve bâki kemalâtın cihazatını câmi’ bir hazine cihetiyle onu sevmek, muhafaza etmek, Cenab-ı Hakk’ın hizmetinde istihdam etmek, yine o muhabbet bir cihette Mabud’a aittir.

            Hem gençliğin letafetini, güzelliğini; Cenab-ı Hakk’ın latif, şirin, güzel bir nimeti nokta-i nazarından istihsan etmek, sevmek, hüsn-ü istimal etmek, şâkirane bir nevi muhabbet-i meşruadır.

            Hem baharı; Cenab-ı Hakk’ın nurani esmalarının en latif, güzel nakışlarının sahifesi ve Sâni’-i Hakîm’in antika san’atının en müzeyyen ve şaşaalı bir meşher-i san’atı olduğu cihetiyle mütefekkirane sevmek, Cenab-ı Hakk’ın esmasını sevmektir.

Hulusi Bey: Yine mütefekkirane? Yine mütefikirane diyor. Hele orayı bir daha söyle.

-: Hem baharı; Cenab-ı Hakk’ın nurani esmalarının en latif, güzel nakışlarının sahifesi ve Sâni’-i Hakîm’in antika san’atının en müzeyyen ve şaşaalı bir meşher-i san’atı olduğu cihetiyle mütefekkirane sevmek, Cenab-ı Hakk’ın esmasını sevmektir.

Hulusi Bey: Bahardan evvel hangi mevsim vardı?

-: Kış.

Hulusi Bey: Kışı yaza çeviren kim? Kışı bahara çeviren kim?

-: Cenab-ı Allah

Hulusi Bey: Hah! Öyle ise mademki bahar seviliyor. Onu getiren de sevilmeye bahardan daha evla, daha layıktır.

-: Hem dünyayı; âhiretin mezraası ve esma-i İlahiyenin âyinesi ve Cenab-ı Hakk’ın mektubatı ve muvakkat bir misafirhanesi cihetinde sevmek, -nefs-i emmare karışmamak şartıyla- Cenab-ı Hakk’a ait olur.

             Elhasıl: Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mana-yı harfiyle sev.

Hulusi Bey: Nasıl nefs-i emmare karışmaz? Karıştığını karışmadığını nasıl anlayacağız?

-: Meşru daireden çıkarsa, helal dairesinden çıkarsa karışmış olur.

Hulusi Bey: Dünyadan bahs ediyor değil mi? Dünya..

-: Âhiretin mezraası ve esma-i İlahiyenin âyinesi

Hulusi Bey: Bunu düşündürüyorsa bu dünya iyi. Yoksa bir bahar gelse de bahçelere çıksak biraz saz, söz ahengimiz olsa, biraz çalıp oynasak. Hıı izin vermiyor. İçerde otur diyor kürsü başından kalkma. Niye kürsü başında oturuyorsun? Oraya git ama aklın başına topla nefsine uyma. Nefsini şeyde bırak, kürsü başında bırak sen git. Güzellikler Allah’ın güzellikleri. Onu gör. Ölmüş arzı nasıl dirilttiğini gör. Ayet nasıldı haşir risalesinin başında?

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭

فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

-: Elhasıl: Dünyayı ve ondaki mahlukatı mana-yı harfiyle sev. Mana-yı ismiyle sevme. “Ne kadar güzel yapılmış” de. “Ne kadar güzeldir” deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki bâtın-ı kalb, âyine-i Samed’dir ve ona mahsustur.

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حُبَّكَ وَ حُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ  de.

            İşte bütün ta’dad ettiğimiz muhabbetler, eğer bu suretle olsa, hem elemsiz bir lezzet verir, hem bir cihette zevalsiz bir visaldir. Hem muhabbet-i İlahiyeyi ziyadeleştirir. Hem meşru bir muhabbettir. Hem ayn-ı lezzet bir şükürdür. Hem ayn-ı muhabbet bir fikirdir.

Meselâ: Nasılki bir padişah-ı âlî, {(Haşiye): Bir zaman iki aşiret reisi, bir padişahın huzuruna girmişler, yazılan aynı vaziyette bulunmuşlar.} sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet

Hulusi Bey: Şimdi Üstadın hep sistemi aynıdır. Haşiye der. Bizde, mesela Türkçe usulde sözün sonunda haşiye yapılır. Burda haşiye işareti de sözün başında. Yani haşiye ye bak ondan sonra gelecek şeyi ona göre anla.  Birde başına not der, haşiye der yazının sonuna alır. Üstad ise yazının başına haşiye diyor. Hâlbuki o haşiye bundan sonra yazılacak yazının içinde açıklanması lazım gelen şeydir.

-: Haşiyeyi cümle ile beraber mi okumak lazım o zaman efendim?

Hulusi Bey: Şimdi bizim usulümüze göre söyleyeceğiz. Okuduktan sonra burayı okumalı haşiyesini de sonra anlamak, bizim usulümüze göre.

-: Meselâ: Nasılki bir padişah-ı âlî, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha ait değil. Belki huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder.

Hulusi Bey: İşte aşiretten iki tanesi gitmişler. Padişah, elma verince onun huzurunda “hart” diye ısırmış, yemişler. O, elma muhabbeti var. Hâlbuki o, kemik değil. Ama padişah kemiği de verse, kemiği de öyle yapmayacak onu da koynuna koymasın. Elma olursa öpsün başına koysun, cebine koysun o. Sofrada yiyor, yemek yerken bir kemikte rastlasa onu da alsa böyle mi edecek? Böyle yağları damlaya damlaya cebine mi koyacak? O olmaz işte hepsi yerinde evet.

-: Bazan olur ki; padişah o nefisperverane olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz’îdir. Hem zeval bulur; elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır. İkinci muhabbet ise: Elma içindeki elma ile gösterilen iltifatat-ı şahanedir. Güya o elma, iltifat-ı şahanenin nümunesi ve mücessemidir diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılafı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.

            Aynen onun gibi bütün nimetlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleriyle gafilane telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakk’ın iltifatat-ı rahmeti ve ihsanatının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifatatın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemal-i iştiha ile lezzet alsa; hem manevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir…

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Cenab-ı Hakk’ın esmasına karşı olan muhabbetin tabakatı var:

Hulusi Bey: Nesi var?

-: Tabakatı.

-: Cenab-ı Hakk’ın esmasına karşı olan muhabbetin tabakatı var: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi; bazan âsâra muhabbet suretiyle esmayı sever. Bazan esmayı, kemalât-ı İlahiyenin ünvanları olduğu cihetle sever.

Hulusi Bey: Esma-i İlahiyeyi

Bazan esmayı, kemalât-ı İlahiyenin ünvanları olduğu cihetle sever. Bazan insan, câmiiyet-i mahiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacat noktasında esmaya muhtaç ve müştak olur ve o ihtiyaçla sever. Meselâ: Sen bütün şefkat ettiğin akraba ve fukara ve zaîf ve muhtaç mahlukata karşı, âcizane istimdad ihtiyacını hissettiğin halde; biri çıksa, istediğin gibi onlara iyilik etse, o zâtın in’am edici ünvanı ve kerim ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne kadar o zâtı, o ünvan ile seversin. Öyle de: Yalnız Cenab-ı Hakk’ın Rahman ve Rahîm isimlerini düşün ki: Sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü’min âbâ ve ecdadını ve akraba ve ahbabını dünyada nimetlerin enva’ıyla ve Cennet’te enva’-ı lezaiz ile ve saadet-i ebediyede onları sana gösterip ve kendini onlara göstermesiyle mes’ud ettiği cihette o “Rahman” ismi ve “Rahîm” ünvanı, ne kadar sevilmeğe lâyıktırlar ve ne derece o iki isme ruh-u beşer muhtaç olduğunu kıyas edebilirsin. Ve ne derece,

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى رَحْمَانِيَّتِهِ وَ عَلَى رَحِيمِيَّتِهِ

yerindedir anlarsın.

            Hem alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun; senin bir nevi hanen ve içindeki mevcudat, senin o hanenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlukatı kemal-i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden zâtın “Hakîm” ismine ve “Mürebbi” ünvanına senin ruhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın. Hem bütün alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümatından kurtarıp şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir zâtın “Vâris, Bâis” isimlerine, “Bâki, Kerim, Muhyî ve Muhsin” ünvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın. İşte insanın mahiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan; binler enva’-ı hacat ile binbir esma-i İlahiyeye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır.

Hulusi Bey: Buraya mı geldin?

-: Evet şurası

Hulusi Bey: Buraya geldikten sonra burayı bir daha tekrar okuyacağız.

-: Ruhun tekemmülatına göre meratib-i muhabbet, meratib-i esmaya göre inkişaf eder. Bütün esmaya muhabbet dahi -çünki o esma Zât-ı Zülcelal’in ünvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyeye döner. Şimdi yalnız nümune olarak binbir esmadan yalnız “Adl” ve “Hakem” ve “Hak” ve “Rahîm” isimlerinin binbir mertebelerinden bir mertebeyi beyan edeceğiz. Şöyle ki:

Hulusi Bey: Evet bu geçen kısmı bir daha tekrar ediyoruz. Biraz daha ağır okuyacak.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Cenab-ı Hakk’ın esmasına karşı olan muhabbetin tabakatı var: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi; bazan âsâra muhabbet suretiyle esmayı sever. Bazan esmayı, kemalât-ı İlahiyenin ünvanları olduğu cihetle sever. Bazan insan, câmiiyet-i mahiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacat noktasında esmaya muhtaç ve müştak olur ve o ihtiyaçla sever. Meselâ: Sen bütün şefkat ettiğin akraba ve fukara ve zaîf ve muhtaç mahlukata karşı, âcizane istimdad ihtiyacını hissettiğin halde; biri çıksa, istediğin gibi onlara iyilik etse, o zâtın in’am edici ünvanı

Hulusi Bey: Yani bu satırlar içerisine beraber girelim ki; herkesin de akrabası var, ahbabı var, komşusu var. Bunların hepsinin de zaif, aciz olduğu var. Bunlara imdat eden var. Şimdi biz aczimiz var, onların hepsine yetişemeyiz. Herkesin akraba-i taallukatı, konu komşusu var amma herkesin yardıma eli yetişmez, iktidarı yetişmez. Fakat Cenab-ı Hak onların bütün ihtiyaçlarını temin ediyor. Bunu da anlıyorsun. Öyle ise bu sevdiklerime, dostlarıma, ahbabıma, akrabama, öyle yardım elini uzatan zata karşı sevgim olmalı mı? Olmamalı mı? Biz aciziz, yetiştiremiyoruz. Hepsine de yardım etmek isteriz amma elimizden gelmiyor. Hangi birisine çok. Yardıma muhtaç çok var. Fakat bunları görüyoruz ki bir gaybi el bunların hepsine şefkatli bir anne gibi, yine şefkatli baba gibi bakıyor. Bunların ihtiyaçları ne ise görüyor. Hasta ise hastalığına ilaç yahut doktor gönderiyor. Açsa, neye ihtiyacı varsa onu veriyor. Hulasa; bir merhamet eli üzerinde geziyor bunların. Sende diyorsun “Elhamdulillah” “Rabbim, benim acımak istediğim şeylerin hepsine; akrabama, ahbâbıma, komşuma, yakınlarıma karşı O benden yüz derece, bin derece daha fazla merhamet ediyor.”

Kimi seversin? Bu O yardım edeni anladıktan sonra, o zaman içinden “Elhamdulillah” dediği gibi,  “ala rahimiyyeti, rahmaniyyeti” dersin.  Elhamdulillah der ki; Allah’a hamd olsun ama O’nun Rahimiyyetine, Rahmaniyyetine de hamdolsun. Acıması da fevka’l-ade, ihtiyaclarını gidermesi de fevka’l-ade.

-: Biri çıksa, istediğin gibi onlara iyilik etse, o zâtın in’am edici ünvanı ve kerim ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne kadar o zâtı, o ünvan ile seversin. Öyle de: Yalnız Cenab-ı Hakk’ın Rahman ve Rahîm isimlerini düşün ki: Sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü’min âbâ ve ecdadını ve akraba ve ahbabını dünyada nimetlerin enva’ıyla ve cennette enva-ı lezaiz ile

Hulusi Bey: Tâ sonuna kadar her şeyi düşünüyorsun. Burada dünyada iken böyle yaptı ahirette de imanla giderlerse İnşaallah orda da ne yapacak? Ebedi mes’ud edecek.

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız.

Bir önceki yazımız olan 46) 10. SÖZÜN 6. HAKİKATİNDEN 4. 5. 6. ESAS DERS 2 başlıklı makalemizde 10.söz 4-5-6 esas hakkında bilgiler verilmektedir.