49)30.SÖZ 1. MAKSAT-ENE BAHSİ İLE ALAKALI MEVZULAR DERS 1

49)30.SÖZ 1. MAKSAT-ENE BAHSİ İLE ALAKALI MEVZULAR DERS 1

ADAD

Hulusi Bey

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَ دَوَٓائِهَا وَ عَافِيَةِ اْلاَبْدَانِ وَ شِفَٓائِهَا وَ نُورِ اْلاَبْصَارِ وَ ضِيَٓائِهَا وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ وَ سَلِّمْ

اَمِينَ

-: Aişe (R.A)’dan nebi aleyhisselam öğle den evvelki dört rekâtı ve sabahtan evvelki iki rekâtı hiç terk etmezlerdi.    

Aişe (R.A)’dan Rasûlu Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimiz, nafile namazlar içinde sabah namazının iki rekât sünnetine her sünnetten fazla ehemmiyet verirdi.

Aişe (R.A)’dan Rasûlu Ekrem sallallahu aleyhi vesellem; “Sabah namazının iki rekât sünneti dünyadan ve dünyada olan şeylerin hepsinden daha hayırlıdır.” buyurmuştur.

Müslimin diğer bir rivayetinde, “Sabahın iki rekât sünneti bana bütün dünyadan daha hayırlıdır.” denilmiştir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in müezzini Ebu Abdullah Bilal ibn-i Rebah (R.A) den.  Bir gün Bilal sabah ezanını okumak için Peygamberin yanına gelir. Fakat Hazreti Aişe (R.A) validemiz bir mesele sorarak onu ortalık epeyce ağarıncaya kadar meşgul eder. Sonra Bilal gidip ezanı okur. Peygamber namaza gelmeyince Bilal, ezanı tekrar eder, bunun üzerine Rasûlullah çıkıp namazı kıldırır. Hz Aişe’nin ortalık ağarıncaya kadar kendisini meşgul ettiğini Bilal Rasûlullah’a haber verir. Aynı zamanda Rasûlullah’ında namaza çıkmak için geç kaldığını sorar, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem “Sabah namazının iki rekât sünnetini kılıyordum”der Bilal da Ya Rasûlullah cidden geç kaldınız deyince Efendimiz; “Daha da geç kalsaydım yine sünneti ikmal eder öyle çıkardım.” Buyururlar.

صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ

-: SUAL: Niçin Cenab-ı Hakk’ın sıfât ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır?

             ELCEVAB: Çünki mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlık ile bir had çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hududsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz’eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra onundur” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlıkının rububiyetini anlar ve zahir mâlikiyetiyle, Hâlıkının hakikî mâlikiyetini fehmeder ve “Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.” der. Mesela;

Hulusi Bey: Hepsi yazılmıştır. Bir kerametinden bahsedeceğim. Bu yazıldıktan sonra mahkeme başkâtibi ismi hatırıma gelmiyor, yanlış söylemeyeyim. Isparta’lı bir zat. Onu alıyor fakat o zat diyorum çünkü sonu iyi geldi de onun için. Kendisi beynamaz hem de sarhoş. Ramazan-ı şerif. O sarhoş kafa ile o otuzuncu sözü alıp okuyor biraz. Uykusu geliyor, yastığın altına koyuyor. Uyuyor güya. Ona bir ihtar yapılıyor o uyku esnasında. “Onu başın altından kaldır.” Anlamıyor, tekrar uyumaya çalışıyor. O seda bir daha kulağında çınlıyor, “Onu başının altından kaldır.” Yine uyuyor. Üçüncüsünde artık nasıl bir hiddetle söylenmiş ki “Onu başının altından kaldır!” diye, uykusu kaçıyor. Kalkıp onu başının altından kaldırıp rafa koyuyor. Ondan sonra ertesi günü kalkıp Üstadın ziyaretine gidiyor. Tövbekâr oluyor. Ramazan-ı şerif ha, ramazan-ı şerif. O senenin ramazanında vuku buluyor. Hem namaza başladı, hem oruca başladı. Yani tarik-üs salatlıktan da çıktı, orucunu da tutmaya başladı. Bir insan oldu. Bu otuzuncu sözün böyle bir kerameti o zat üzerinde görüldü. Sonra bu rüyasını Üstad hazretlerine başkası anlatıyor. Diyor ki; “Ucuz kurtulmuş.” Ucuz kurtulmuş. Evet, Otuzuncu sözün böyle kerameti var. Mesele enedir. Emanet bahsidir.

Mevzu;

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭

اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا اْلاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً

Bu ayetin tefsiri mahiyetinde. Demek ki emanet şeysi var mesele içerisinde enede. Ene hem kendisi zahirde açık görünürken kapalı, hem kâinat kapıları açık görünürken onlar da kapalı. Ene de açılması müşkül bir tılsım, bir anahtar. Eğer ene açılsa o zaman âlemin hazinelerini de açacak. İşte böyle bir vaziyet var. Şimdi bu ders böyle ehemmiyetli bir ders amma bende artık kafam sulanmış. Bunu nasıl anlatacağım bakalım, Allah kolaylık versin. Bakalım bizim muhterem hem Hafız, hem Hacı, hem Abdullah fakat bir himmet ederse belki Cenab-ı Hak feth-i bab eder. Hadi bakalım buyur.

-: ve cüz’î ilmiyle onun ilmini fehmeder ve kesbî san’atçığıyla o Sâni’-i Zülcelal’in ibda-i san’atını anlar. Meselâ: “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der. Ve hâkeza… Bütün sıfât ve şuunat-ı İlahiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, ene’de münderiçtir.

            Demek ene, âyine-misal ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mana-yı harfî gibi; manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki, o elif’in “iki yüzü” var. Biri, hayra ve vücuda bakar.

Hulusi Bey: Biri

-: Hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde fâil değil, icaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının manasını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zaîf ve incedir ki; bizzât kendinde hiç bir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizan-ül hararet ve mizan-ül hava gibi mizanlar nev’inden bir mizandır ki; Vâcib-ül Vücud’un mutlak ve muhit ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.

İşte mahiyetini şu tarzda bilen ve iz’an eden ve ona göre hareket eden ve ona göre hareket eden قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكَّيهَا beşaretinde dâhil olur. Emaneti bihakkın eda eder ve o enenin dürbiniyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâkî malûmat nefse geldiği vakit, ene’de bir musaddık görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılab etmez. Vaktaki ene, vazifesini şu suretle îfa etti; vâhid-i kıyasî olan mevhum rububiyetini ve farazî mâlikiyetini terkeder.

لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ وَ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der.

Hakikî ubudiyetini takınır. Makam-ı “ahsen-i takvim”e çıkar.

Hulusi Bey: Makam-ı “ahsen-i takvim”

-: Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mana-yı ismiyle baksa, kendini mâlik itikad etse; o vakit emanette hıyanet eder,

وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسَّيهَا altında dâhil olur.

Hulusi Bey: وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسَّيهَا

-: İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalaletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki; semavat ve arz ve cibal tedehhüş etmişler, farazî bir şirkten korkmuşlar. Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel’ eder. Bütün o insan, bütün letaifiyle âdeta ene olur. Sonra nev’in enaniyeti de bir asabiyet-i nev’iye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip; o ene, enaniyet-i nev’iyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni’-i Zülcelal’in evamirine karşı mübareze eder. Sonra kıyas-ı binnefs suretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ mealini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de “Kendime mâlikim” diyen adam, “Herşey kendine mâliktir” demeye ve itikad etmeye mecburdur.

            İşte ene, şu hainane vaziyetinde iken; cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünki duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünki şu haldeki ene’nin rengi, şirk ve ta’tildir, Allah’ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa; o ene’deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez.

Onbirinci Söz’de mahiyet-i insaniyenin ve mahiyet-i insaniyedeki enaniyetin, -mana-yı harfî cihetiyle- ne kadar hassas bir mizan ve doğru bir mikyas ve muhit bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi’ bir âyine ve kâinata güzel bir takvim, bir ruzname olduğu gayet kat’î bir surette tafsil edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz’deki tafsilata iktifaen kısa keserek mukaddimeye nihayet verdik. Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikata giriyoruz.

PDF Dosyasını Okumak İçin Tıklayınız

Bir önceki yazımız olan 48) 32. SÖZ 3. MEVKIF (MUHABBET BAHSİ) DERS 2 başlıklı makalemizde muhabbet bahsi 32.söz hakkında bilgiler verilmektedir.