6) DOST İSTERSEN ALLAH YETER’İN İZAHI DERS-1

6) DOST İSTERSEN ALLAH YETER’İN İZAHI DERS-1

 

ADAD

HulusiBey

 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَيْنِ الْعِناَيَةِ كَنْز ِالْهِداَيَةِ اِماَمِ الْحَضْرَةِ اَمِينِ الْمَمْلَكَةِ طِراَزِ الْحُلَلِ ناَصِرِالْمِلَلِ تاَجِ الشَّرِيعَةِ سُلْطاَنِ الطَّرِيقَةِ بُرْهاَنِ الْحَقِيقَةِ زَيْنِ الْقِياَمَةِ شَمْسِ الشَّرِيعَةِ شَفِيعِ اْلاُمَّةِ عاَلِى الْهِمَّةِ كاَشِفِ الْغُمَّةِ يَوْمَ الْقِياَمَةِ سِراَجِ الْعاَلَمِينَ.

اَللّٰهُ عاَصِمُهُ وَ جِبْرِيلَ عَلَيْهِ السَّلاَمُ خاَدِمُهُ وَالْبُرَاقُ مَرْكَبُهُ وَقاَبُ قَوْسَيْنِ مَقاَمُهُ وَالْمَعْبُودُ مَقْصُودُهُ شَمْسُ الضُّحَى بَدْرُ الدُّجَى نُورِ الْهُدَى خَيْرِالْوَرَى اِماَمِ الْمُتَّقِينَ اَصْفَى اْلاَصْفِيَآءِ مُحَمَّدِنِ الْمُصْطَفَى صَلَّى اللّٰهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ قِبْلَةِ الْعاَرِفِينَ وَكَعْبَةِ الطَّآئِفِينَ وَحَبِيبِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَعَلَى اَلِهِ وَاَصْحاَبِهِ وَ عِتْرَتِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَسَلِّمْ تَسْلِيماً كَثِيراً ياَ رَبَّ الْعاَلَمِينَ اَمِينَ.

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ  بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

(Yirmiüçüncü mektubun ahirindeki dost istersen Allah yeterin izahı)

Hulusi Bey; Haşmet-i sermediyyet-i Rubûbiyyet, Ne yapıyor? Haşrin gelmesini iktiza ediyor. Neden? Evet Bu dünyâya gelen, mükellefiyyet altına giren, hükûmetlerin mükellefiyyeti değil, efradın mükellefiyyet çağına girmesi, insânların mükellefiyyet çağına girmesi, Allah’a asker olacak yaşa gelmesi ki; buna biz “bülûğ çağı” diyoruz. İşte o bülûğ çağına girenler, o teklife girenler Allah’ın askeridirler. Binâenaleyh, bunlar esâslı bir surette ikiye ayrılıyorlar. Bir kısmı, kendilerine tebliğ edilen, İlâhî emîrlere “Baş üstüne” diyorlar. Diğerleri, “Biz böyle bir kayd ü şart altına girmeyiz” diyorlar. Çünkü böyle bir mecbûriyet hissetmiyorlar. “Gördüğümüz her şeyden tam tadını çıkaralım, lezzetini alalım” diyorlar. Görüyorlar, ölüyorlar, gidiyorlar ………..  Kimisi benim gibi mesela ona göre konuşalım her tarafa saldırıyor ya o da gitti. İkisi de bir oldu toprak altında.

Velhâsıl, insânlar hem itaate, hem isyâna müstaidler. İşte bu asiler, Rubûbiyyetin haşmetine karşı koyuyorlar, sermediyyet-i Ulûhiyyete karşı koyuyorlar. Evet, böyle azamet ve haşmet sahibi bir Rabb’ın büyük ve mübârek bir elçisiyle getirdiği kanuna ve onun o kanununa ittibâına karşı lâkayd kalanlar ve serkeşlik edenler, …… elbette lâyık oldukları cezâyı görecekler. Burada binde bir yok. Hâlbuki ufak bir me’mûr, kendisine cüz’î hakaretli bir söz söylese, “Ben hadi aldırmayayım, ama şu makamın bir izzeti var” diyor, onu korumak için ne yapıyor? O adamı mahkeme huzuruna çıkarıyor, davacı oluyor. Bir karakol kumandanı, bir polis, küçük rütbeli bir memur hakaret davâsı açar da, izzetime dokundular diye; izzet ve azamet ve haşmet sahibi olan Allahü Zü’l-Celâl, O’na isyân ile karşı koyanlara karşı elbette onları toprak altında; “Yatın, uyuyun, bir daha sizi kaldıracak kimse yoktur!” demez.

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭ اَيَحْسَبُ اْلاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى

Cenab-ı Hak bize ferman ediyor; İnsânoğlu öyle mi zanneder? Bir daha uyandırılmamak üzere yatacak mı? İnsân böyle mi zanneder? Herhâlde bir gün diyecek: “Kalk!” Bir boru çalınacak, kalk bakalım içtimâ var. Herkesin dünyâ hayâtında yaptığının hesâbını vermeye… Ne hesâb, ne kitâb yâhû! İşte gördün, bir bezle oraya konulduk, ondan sonra da ne bez kaldı, ne kemik kaldı.

  قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِىَ رَم۪يمٌ  Öyle mi diyecek? Cenâb-ı Hak her şeyi halk eder, küçücük hâfızaları, hâfızalardan iktibâs eder alır, muazzam kitâbımızı bize verir. Sûre-i Kehf’i Eskiden güzel bir adetti, müstahsen adet-i İslâmiyyedendi ki, Cum‘a günleri Sûre-i Kehf okunurdu. Orada bir âyet var, böyle geliyor;

               اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭ لاَ يُغَادِرُ صَغ۪يرَةً وَلاَ كَب۪يرَةً اِلآَّ اَحْصٰيهَۚا

Yani, kitâblar ki verildi, herkes alıp bakacak. Kitâbının vaziyeti endîşe verici olan ki, zâten onun soldan verilişi, arkadan verilişi bile ona eyvâh dedirtir.  Ne zamân ki sağdan verildi; “Elhamdülillâh” diyecek: “Hele bakın, hele bakın, bakın benim kitâbıma!” Cenâb-ı Hak, kitâbımızı sağımızdan verilecekler zümresine cümlemizi ilhâk buyursun. Âmîn. Kitâbımızı soldan verip bizi orada eşimiz, dostumuz, ahbâbımız arasında rezîl rüsvây etmesin, burada uyandırmak nasib etsin de, uyanmış temizlenmiş olarak huzur-i izzet-i Mevlâ’ya gidecek hâle getirsin; rahmetinden niyâzımız budur. Âmîn.

Şimdi “Haşmet-i Rubûbiyyet, sermediyyet-i Ulûhiyyet” dedi. Evet burada izzetine dokunmak var. Misâlini söyledik; küçük bir me’mûrun, belki hayât-ı ictimâiyeye mâlik, insânlar arasında yaşayan izzet-i dîniyesi var, izzet-i milliyesi var, haysiyeti var. Haysiyetine dokunanlara karşı bir kabarması var. Benim şahsıma yapsaydı ben affederdim, fakat dinime dokunuyor, izzet-i diniyeme dokunuyor. Bu onun kabarması, hukukunu aramaya kalkması ki, dâimâ gözümüzün önünde cereyân ediyor. Bu böyle cereyân ederse; bütün iyilikler, bütün ni‘metler Kendisinin olan, en mükerrem mahlûku olan insâna karşı büyük va‘dler ve büyük vaidler yapmış olan Halık-ı Zü’l-Celâl ve’l-Kemâl Hazretleri nasıl olur ki muti‘ ile asiyi, abid ile sapığı, istikamet ehli ile azıp sapanları ikisini de bir etsin, haşri getirmesin! Onlara müstehak oldukları cezâyı burada vermesin, orada da vermesin! Bu, O’nun şân-ı Ulûhiyyetine yakışmaz. Böyle mütecavizlere, herhâlde haddini bildirecek bir yer olacak. İşte biz buna “ahiret” diyoruz, “haşir” diyoruz, “hesâb-kitâb yeri” diyoruz ki, bunların hepsine inanmışız.

İman deyince evet. Biz hayâtta bulunduğumuza ne kadar inanıyorsak, “el-mevtü hakkun”a da inanıyoruz, “ve’l-ba‘sü hakkun”a da inanıyoruz, münkereynin suâline de inanıyoruz, azâb-ı kabre de inanıyoruz, tekrar ba‘s olacağımıza, dirileceğimize, haşir meydânında toplanacağımıza da inanıyoruz. Amalimizin vezn olunacağına da inanıyoruz. Muhâsebe yapılacağımıza da inanıyoruz. En ufak teferruatına kadar, acabâ şunlar unutulmuş mudur? Bunların unutulmayacağını Cenâb-ı Hak bize Kur’ân’ında beyân ediyor. Mâdem ki beyân edilmiş, unutulmayacak.

Şimdi bir suçlu için evrâk tanzim edilir, evrâk tanzim edildikten sonra onun hakkında iddianâme beyân edilir, bir merâsim var burada. Yalnız burada adliye sarayı yanarsa, bu adam da yakayı sıyırır. Hakikaten biraz müşkildir, tekrâr o suçlunun bütün suç delillerini toplayıp o evrâkı tekemmül ettirmek, adliye sarayı yandıktan sonra, ama bir şey kurtarılmamak şartıyla…

Fakat Cenâb-ı Hak öyle bir Allah’tır ki, her şeyi muhâfaza ediyor. Onun sarayı, onun Hafîz ismi hîç bir şeyi zayi‘ etmiyor. Canım bize biraz maddî delîl söyle, bize konferans verir gibi konuşma! Bir ağacın tarihçe-i hayatını bir tek çekirdekte; bir çiçeğin geçmiş hayatını, gelecek hayatını kader programıyla, küçücük darı gibi bir şeyin içerisine yazdığını görüyoruz. Evet, mâdemki bunları yazıyor, niçin yazıyor? Demek, bir muhâsebe lüzûmu var. Efendim, bu kâğıt, deftere ihtiyâç var mıdır? Şimdi biz ihyâ edilecek miyiz, edilmeyecek miyiz? Edileceğiz. Mâdemki ihyâ edileceğiz; o bizim artık un gibi oldu, toprağa karıştı zannettiğimiz şeyler, tekrar cesed hâline gelecek mi? Gelecek. İşte o zaman bak, Yâsin-i Şerîfi dinle: Hep okurusunuz.

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭  اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

Öyle bir gün gelecek ki, Cenâb-ı Hak ağızları konuşturmayacak. Yani, o ağızdan murâd; diller tekellüm etmeyecek, eller söyleyecekler, bizimle berâber. Neise ya suçlanacak veyâ kurtulacak şeyler. Bunlar bizim ya lehimize, ya aleyhimize şehâdet edecekler.

اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلمُنَا اَيْديهِمْ

“Ellerini konuşturacağım.” diyor.

اَرْجُلُهُمْ  وَتَشْهَدُ Ayaklar da şehâdet edecek. Evet bu mevzu açılınca bu mutlaka buralara temâs ediyorum.  Çünkü çok mühim bir mevzudur.. Sonra Cenâb-ı Hak, neye sorsa cevâb alacak. Diyelim ki, burada bir cinayet işlenmiş Allah’ın dağında, cesedi de vahşi hayvânlar parçalamışlar. Kimliği belli olacak vaziyette değil. Bütün tahkikat, netice, delil kifâyetsizliğinden iflâs etmiş. Orada delil bulamayacaklar. Cenâb-ı Hak, mutlaka onu kim öldürmüşse, kim o cinâyette fâil ise, oradaki taşı, ağacı konuşturmak suretiyle ne yapacak? Yani suçluyu bulacak.

Zaten kendisinin ilmi her şeyi muhit. O’nun ilminden hariç bir şey tasavvur olunamaz. Bildiği şeyleri toplayacak getirecek. Konuşmasına ihtiyâcı yok. Biz İlmihâl kitâblarında okurduk: “Cenâb-ı Hak mütekellimdir.” Öyle değil mi? Konuşur. Fakat konuşmak için bizim gibi dile ihtiyâcı yoktur. Her şeyi konuşturur; mâdemki konuşturur, o konuşmanın da envâ-ı var.

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭ فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ

Bu âyet-i kerîmenin delâlet ettiği ince manayı, “Haşir Risâlesi” olarak bizim anlayacağımız lisânla beyâneden bir derstir.. Mevzu budur, konu budur. Bunun üzerinde bir bâb açıldı. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın bir vasfını, bir sıfatını beyân ederek, bu celîl evsaf ile mevsuf bulunan Zât-ı Zülcelâl, izzetine karşı gelenlere, evâmirine itaat etmeyenlere; muti olanlarla, bi’l-fiil emr olunan şeyleri yapmak ve nehy olunan şeylerden kaçmak sûretiyle istikametlerini muhâfaza edenlerle eşit yapar mı, yapmaz mı? Yapmayacağını, en küçük bir memura karşı misâlimizle söyledik.

İnsânoğlu küçücük hayâtını sönmeyecek zannediyor. Hâlbuki, her mum sönmeye mahkûm olduğu gibi, en büyük mum, en büyük kandil olan, şu alemde Halık’ın büyük bir lambası, elektrik fabrikasının enerji dâiresi denilmeye lâyık olan Güneş, o dahi bir gün gelecek, o ziyâsını, harâretini, câzibesini kaybedecek.

اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ fermânı hükmünce faaliyyetini toplayacak, ondan faydalanarak hayâtlarına devâm edenlerin hayâtlarına son vermek isteyen O’nun Rabbinin emriyle nereye gidecek? O hey’etiyle Cehennem’e girecek. Onu kendilerine Ma‘bûd ittihâz edenleri orada yakacak. Yani, her şey fanidir; ammâ baki Allah. İşte haşmet-i Rubûbiyet ve sermediyet-i ulûhiyetin bir manası da: “Diğerleri sermedi değildir, geçicidir, fanidir.”

Evet, şu üzerimizdeki gök kubbe tabir ettiğimiz semâ, semâvât, yani gökler, onlar da fani. Bu kadar irili ufaklı, gözümüze görünen açık havada geceleri gördüğümüz o muazzam cisimler, cirimler, onlar da fani. Şu gözümüzün önünde evimiz demek olan kürenin içinde yaşayanlar, en mükerrem mahlûk olan insânlar, görüyoruz ki bunlar da dâimâ, adeta böyle şiddetli selin akması gibi sürat peydâ ederek bu âlemden gidiyorlar. Demek ki, Halık’ımız bizi buraya getirip halk etmekle, bize ebediyet va‘d etmemiş. “Burada ebedî kalacaksınız” dememiş. “Sizi buraya imtihan için, ibtilâ için getirdim. En sevdiklerimi size elçi olarak gönderip. Sizden istediklerimi size tebliğ eden, tebliğ ettikleri şeyi de kendileri bi’l-fiil yaparak bize bi-hakkın imam olan o mübârek zâtları gördünüz; onları da burada yaşattık.”

Bunların içerisinde en mübârek, en mümtâz, iki cihânın serveri Habîb-i Ekrem (S.A.V.) Evet O da burada gayet kısa, gayet dağdağalı, kavminden, kabilesinden, amcasından hakaretler görmüş, ezâlar görmüş olduğu hâlde vazifesini yapmış ve bu âlemden, huzur-u Rahmân’a gitmiştir. Manevi hayâtı devâm ediyor o başka. Ümmetinin hasenâtıyla, seyyiatıyla alâkadârdır. Evet! Bizim bütün amellerimiz O’na arz ediliyor. Salavât-ı şerîfe getirmemiz ânında oraya götürülüyor. Buyurun bir salavât-ı şerîfe:

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

Evet, şu ânda o salevât-ı şerîfeyi hepinizin ağzından çıkan ayrı ayrı melekler vâsıtasıyla veyâhud bir melek dahi olsa, şu çeşitli ağızlarla, şekli de göstererek. Niye, televizyona inanıyoruz da, Cenâb-ı Hakk’ın televizyonu yok mu yahu? Var var. İşte bunları böyle Hazreti Peygamber biliyor, görüyor.

Vefât-ı Nebî var mı? Cenâb-ı Peygamber (A.S.M) bu hayât-ı fâniyyeden ayrıldı mı, ayrılmadı mı? Ayrıldı; fakat manevi cihetiyle bakidir. Eğer bu beka ciheti olmasa, bizim salevât-ı şerîfelerimiz O’na ulaşmamak, O’nun haberdâr olmaması lâzımdı. Hâlbuki bu iki kere iki dört kat‘iyetinde, “Ona getirilen salevâtı bir ânda duyar” diyor. Üstâdımız aynı şeyi söylüyor. Bir anda duyar. Düşünün ki, bu ne hâldir Yahu? Halık’ın azametini, Habîb-i Zî-şânın Allah’ın yanındaki kadr-u kıymetini azıcık düşünelim. Nasıl bir habibdir ki, nasıl bir sevgilidir ki, şu kürenin her tarafında, her anda salavât-ı şerîfe getirenler var. Bu salavât-ı şerîfeleri anında Habibine yetiştiriyor ve hepsini muhâfaza ettiriyor. Bu ne mazhariyet, bu ne lütuf, bu ne kerem!

Onun için, o Zâta ümmet olduğumuza ne kadar teşekkür etsek ve şu alnımızı secdeye koysak hakkını yerine getiremeyiz. Onun için, bu hayata geldiğimizden pişmân olmayalım. Dinsizlik, imansızlık savletini görüp, kezâ “Şu hayâtın çilelerini çekmek için mi bizi getirdi?” gibi bazı ileri geri konuşanların sözlerine iltifat etmeyelim. Bizim vazifemiz sabırdır.

Sabır da biliyorsunuz üçtür. Nedir? Taatte sabır, taatle mükellefiz ondan bıkmayacağız. “Adam bu iş de bitmiyor yâhû” demeyeceğiz.

Ma‘siyette sabır. Yani, ma‘siyete girmemek için sabırlı olacağız. Bizi ma‘siyete sevk eden nedir? Koynumuzda bir şey var, nefis var. O fırsat buldu mu dürtecek. Kimden alıyor dersi? Şeytan’dan. Bu şeytan denilen şey, yahu insânın neresinde oturuyor acabâ? Cenâb-ı Peygamber öyle buyuruyor: Şeytan insânın damarlarında gezer.” Fakat, nefis ondan daha tehlikeli. Nefis o şeytandan daha tehlikeli. Sebebine gelince istiaze etsen: “Yâ Rabbi, beni Şeytan’ın mekrinden, şerrinden koru!” desen, bir euzu çeksen

رَبِّ اَعُوذُبِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَيَاطِينِ وَاَعُوذُبِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

desen Cenab-ı Hak onun şerinden emin eder senden def eder. Ama kasır fikrine seni bırakmaz.

Her kesin bir şeytanı var. Aynen Cenab-ı peygamberimiz (A.S.M.)“ Herkesin bir şeytanı vardır, fakat benim şeytanım müslüman olmuştur.“ Şimdi biz böyle bir davada bulunabilir miyiz? Onun için dikkat edelim. Geçen ramazan hadislerini okuduğumuz zaman da merhum Hasan Basri Çantay’ın ramazan olduğu vakitte Cenab-ı Hak Cehennem kapılarını kapatıp şeytanları bağlamış. Fakat ondan sonra şu cinayet vakasına. Sanki rekabet ediyorlar. Sanki Allahın bu rahmet ayında ne etsek Allah bizi af edecek mi bilmiyorum. Ne yapıyorlar? Vukuat, cinayetler her türlü suç kesafeti orda oluyor. Evet ehl-i islam arasında, ehl-i iman arasında bir intibah var. Bir uyanıklıkta olmuş her kesin gözü önünde. Evvla insan kendi nefsini görmeli ramazanın başındaki dik kafalılığı yavaş yavaş o oruç vasıtası ile yavaş yavaş mülayimleşir. Katı kalplilik yumuşar. Hulasa; İnsan kendi nesline karşı, insanlara karşı ciddi bir alaka, bir merbutiyet, hürmet, merhamet denilen şeyleri bir senelik hayatını düşünsün en ziyade şu güzel vakitleri ne zaman elde ediyor? Ramazanı Şerifte. Şimdi mevzumuz nefsin bağlanmamasına getireceğiz sözü. Cenab-ı Hak Cehennemi kapatıyor, Şeytanı bağlatıyor, amma nefse karşı böyle birşey yok. Şimdi biz nefsi aç bırakmakla onu terbiye ediyoruz. Öteki cinayetle diğer çeşitli suçlarla kendilerini kirletenlerin ekseriyeti oruçlu.

Hayır efendim o orada kalsın, oruca da niyet etti bu adamlardan da değil Orucun kemâli nerededir? Oruç ne zaman tam bir oruç vasfına hâiz olur? İnsan yanlız midesini aç bırakmakla oruçlunun tam sevabını elde edebilir mi? Tam kâmil bir oruç; bütün duygularını, bütün cihâzlarını Allah’ın rızası yolunda kullanmakta olur. Gözünü, kulağını, elini, ayağını bil-hassa, bil-hassa mideye indireceği lokmaları helâlinden indirirse ondan, yüzde doksan dokuz, bir tânesini garanti vermem, yüzde doksan dokuz, böyle büyük günâhlara girmenin imkânı kalmaz. En mühim mes’ele, helâl dâiresinde kalmak, helâl rızka kanâat etmektir. Zâten bizim belimizi kıran mes’ele de budur.

Şimdi en ziyâde tehlikeli durumumuz burda. Sormuyoruz bu işin helâl-harâm ciheti nedir! “Ne var ki?” diyoruz, “Bu ne olacak canım!” Bu tarafını sizin fehminize bırakıyorum. Şimdi o kapağı kapayıp da yeniden onun altından bir sürü şeyleri orta yere dökmek, şu cemâatimizin vaktini işgalden başka bir fâide temin etmeyeceğini zannediyorum. Her şey söylenmez. Her şeyi, her zamân tekrâr etmeye de ihtiyaç yoktur. Evet, mü’min bilir, anlar, ne denmek istendiğini de idrâk eder. Bu itibarla, biz lokmamızı düzeltmeye çok himmet edelim. Helâl dâiresindeki rızka kanâat edelim. Hem evimizdeki huzur, hem memleketimizdeki asayiş, hem tâ merkez-i hükümetteki karma karışık durumlar durulur ammâ! Ammâ. Bu iş adeta muhali mümkün gibi kabûl etmek gibi zor. Hiç muhal şey imkâna girer mi?

Şimdi hep düşünüyoruz, “Canım benimkinde ne var?” diyoruz. Allah’ın kanunununa, Sünnet-i Resûlüllaha tatbik ettin mi? Biz bunlara ehemmiyet vermiyoruz da, fakat şöyle yapılırsa; meselâ sıkıyönetim var bazı yerlerde değil mi? Sıkıyönetimin de şu numaralı, bu numaralı kanunları var. Şimdi belediye reisliği yapıyorlar. Yiyecek içecek maddelerini şöyle yapmışlar: “Şuna yedi gün, şuna on gün.” “Şunu on beş gün işten men‘ ettik.” “Sıkıyönetim hudûdu dışarısına çıkamaz.” Acîb vaziyet.

Bizim memleketimiz sıkıyönetim yapılacak kadar bir şey değil. Şimdi o dâire dışında kalmış. Fakat alış-veriş işleriyle iştigal edenlerin, şâyân-ı hürmet insâfları; değil mi, şöyle bir gezin bakalım. Hakikaten çok insaflı alışveriş yapıyoruz, aslâ incitmiyoruz! Muhtemel şeyi, ya olmazsa. Artık onlar zam yaparlar da, biz zam yapmaz mıyız? Gerisini bırak, onu da fazla açma. Görüyoruz ki, karıştırırsak nefsin hoşuna gitmiyor.

Şimdi yine mevzumuza dönelim. Mâdemki, insânda nefis var. Bu nefis de şeytandan daha zararlıdır. Nefsimize karşı iltimâslı mı davranalım, yoksa uyanık mı davranalım? Herhâlde nefsin bir hilesi olabilir düşünelim. Nefsin hoşuna giden şeylere mi yanaşalım, nefsin hoşuna gitmeyen şeylere mi yanaşalım? İşte mîzân aklımızdır. Mümeyyiz imanımızdır. Evet, çünkü aklınla ölçersin, fakat davâya vermeden bir de temyize yolla bakalım, temyiz ne diyor. İşte, iman terâzisine girecek, îmân onun meşruiyyetini tasdik edecek. Diyecek ki: “Bu iş, şöyledir böyledir.” Ya iyidir, ya kötüdür. Biz kendi kendimize fetvâya yanaşmayalım. Ne zamân ki, Allah’ın kanunlarına gidişâtımız, amellerimiz, işlerimiz uyarsa; o zamân bizim için her türlü huzur mevcûddur. Cenâb-ı Hak, çeşitli sûretlerle bizi imtihân eder. Bir adama bakarsınız Mevzu dışına da çıksak, ne gelirse kabûl edin. İnşâallah netîce iyi olur. Mevzu dışına çıksak da, yine içeriye gireriz, inşâallah.

Şimdi bazı adamlar fakir, bazı adamlar zengin. Fakir, zenginin zenginliğine imrenir. Zengin de fakiri hakir görür. Ne zamân ki, fakir zengin olursa, o zamân fakirlerin ne hâlini, ne acınacak hâlde olduklarını çektiği hâlde, bu sefer kendisi zengin olur aynı vaziyette kalanlara karşı merhamet göstermez. O zamân o, zengine diyordu  “İşte bu zenginler böyledir.” Cenâb-ı Hak, bizim ne olacağımızı biliyor. İstidâdımız ne sûretle inkişâf edecek. Bizi bizden daha iyi biliyor. Bizim düstûrumuz şudur, kanâat edeceğiz. Mübârek Üstâdın o beş düsturu. Nedir: “Dost istersen Allah yeter, yârân istersen Kur’ân yeter, mal istersen kanâat yeter, düşmân istersen nefsin yeter, nasihat istersen ölüm yeter.

“Dost istersen Allah yeter.” Bundaki gaye: Kim ki, sen Allah’ı unutursan sana hatırlatırsa Allah’ı. Meselâ, birisi seni hiddete getirdi. Birine hışımla hücûm ediyorsun. “Aman kardeşim, Allah bize sabrı emretmemiş mi? Sâkin ol.” Arablar arasında tesadüf ettiğimiz güzel bir şey var. Onlar böyle iki kişi biraz sert konuşmaya başladı mı, zâten onlar da sert konuşma yaratılışı var, asabî mîzâçlıdırlar- “Sallû ale’n-nebiyyi, sallû ale’n-nebiyyi”; ya‘nî “Peygamber üzerine salevât getir” diyor. “Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve ala ali seyidine Muhammed” demeye mecbûr. Deyince, o ateşi söner. Şimdi biz de böyle mi yapalım? İkisi bir birinden dil şey ediyor. Sen öbür tarafata safan sür. Ne olur? Hele senin yumurtanı bırak orada hepsi birbirinin kafasına yumurtaları fırlatır. İstediğin gibi hesab yap bakayım daha nerden bulacaksın. Yumurtaları zor görürsün. Evet efendim..

Demek ki bu vaziyetler bizi sükûnete getirecek şey ne oluyor? Allah’tır Allah. Şimdi seninle münâsebeti Allah için olmazsa. Biraz da hiddetli zamânında. Onun sözü sana te’sir eder mi? Bir kere şöyle bakacak! “Ulan bana nasihat edecek sen mi kaldın, çekil ordan, ne işime karışıyorsun? Seni buraya vâiz mi gönderdiler!” O nefis bırakmıyor, nefis bırakmıyor. Dost istersek, istiyor muyuz? Allah’ı dost bilelim. Allah dost olursa, O’nu dost edersek, bütün dünyâ bize düşmân olsa zarar verir mi? Vermez, bitti. Çünkü hayır ve şer hep O’nun irâdesiyle olur. Evet, ef‘al, zahirde çeşitli olarak zuhûra geliyor, ammâ! Fakat bütün fiillerin hakiki fâili O’dur. Öyleyse, cânîleri af, hırsızları âzâd! Bu değil. Bunu demek istemiyoruz ve böyle bir şey hatıra gelmez. Kul ne isterse, Cenâb-ı Hak onu halk eder, meydâna getirir. Fakat şerre rızası yoktur. Yapılacak iş, Allah’ın rızasına yönelmektir.

Dost istersen Allah yeter. Öyleyse, öyle birini sev ki, sen Allah’ı unutursan sana Allah’ı hatırlatsın, sen Allah’ı unutmamışsan sana kuvvet versin. Öyle mevzular açsın ki, öyle konuşmalar açsın ki, canını sıkacak şeyler değil, belki ne kadar Allah’a bağlılık, ibâdet, táat göstermek o kadar hoşuna gidecek şeyleri sana göstersin. Şu hâlde biz kimseyi sevmeyecek miyiz? Sen diyorsun ki: “Dost istersen Allah yeter!” Her şey sevilir, fakat her şey Allah hesâbına olursa bu sevgi yerindedir, Allah düşüncesi olmadan sevilirse, onun zâtına muhabbettir ki; bu, birimizden beğenilecek bir vasıf değildir.

Yârân istersen Kur’ân yeter.” Cenâb-ı Hakk’ın en sevgilileri kimlerdir? Peygamberler. Peygamberler, meleklerin onlarla olan muamelelerini biz nerede görüyoruz? Kur’ân’da görüyoruz. En meşhûrları yirmi beş veyâ yirmi sekiz isim var orada. Bunun üçünde ihtilâf var. Bunlar üzerinde tafsilat vermeyeceğiz. Evet demek ki, Kur’ân’ı okuyup. Orada peygamberleri insânlara göndermiş, ona karşı ne yapılmış, ne olmuş? Bunlarla ünsiyyet edersek; işte yârân, ahbâb onlar. Hele bunun içerisinde bir Habîb-i zî-şân var. Allah cümlemizi şefâatine mazhar eylesin. Onun nûrundan bizi mahrûm eylemesin. Şimdi işte o yârânın en başında gelen de, Habîb-i Kibriyâ (S.A.V.) Efendimizdir. Kur’ân onun en büyük mucizesidir, O Zâta inzâl edilmiştir. Fakat Kur’ân’ın altı bin altı yüz altmışaltı âyeti, O Zâtın şahs-ı manevisi altında, mübârek şahsiyyeti altında, bütün ehl-i imana o âyetler nâzil olmuştur.

“Biz Kur’ân’a inanıyoruz” derek, bu altı bin altı yüz altmışaltı âyete de inandığımız bunun altında var mı, bu mana çıkar mı, çıkmaz mı? Evet. Bütün bu âyetlerin hepsine inanıyoruz. Fakat diyorlar ki efendim: “Bazı âyetler, diğer âyetleri neshetmiştir”; yani onun hükmünü kaldırmıştır. Âyettir, Allah’ın kelâmıdır, Hz. Muhammed (A.S.V.)’a indirilmiştir. Fakat diğer âyetler, o âyeti de içerisine almıştır. Nihâyet onlarda da ayrı ayrı hikmetler vardır. Ezcümle, meselâ, içkinin harâm kılınışı dört âyet nâzil olmuştur bunun için. Tedrîcen, tedrîcen. Beşeri bu ibtilâdan kurtarmak için Hakîm-i Mutlak bir def‘ada yasaklayabilirdi. Fakat ibtilâdan kolay kolay beşer rûhu ayrılamıyor. Beşer huyu, alıştığı şeyi birdenbire terk ettim diyemiyor. Yavaş yavaş, ısındıra ısındıra, hâdiseler dolayısıyla iner. Onun için, yani nâsihtir; ama âyet altı bin altı yüz altmış beş’e inmemiştir. Kur’ân’dan nasihi kazınmış, çıkarılmış atılmış değil.

Şimdi biz kitâblara inanıyor muyuz? Dört tâne büyük kitâba inanıyor muyuz? Daha yüz tâne küçük kitâba? Ona da inanıyoruz. İster büyük, ister küçük. Fakat bugün o kitâbları bulmak ve okumakla muvazzaf mıyız? Değil. Neden? Hâlbuki onların hükümleri mensûh, birisi budur. Mensûh demek; Kur’ân-ı Azimü’ş-şân o kitâbların hulâsasını içerisinde muhâfaza ediyor. Beşerin, Âdem (A.S.) devrindeki ibtidai, kaba saba vaziyetinden tâ Cenâb-ı Peygamber (A.S.M) zamânına kadar birçok kavimler gelmiş, birçokları o kitâblarla kendi hâllerine göre istifâde etmişler. Sonra ince bir nokta var ki; Kur’ân-ı Azimü’ş-şân hakkında Cenâb-ı Hak, “Ben bunu indirdim ve muhâfaza edeceğim.” diye bir taahhüdü var. Diğer kitâblarda bu taahhüd olmadığı için, onlar değiştirilmeye ma‘rûz kalmış. Ezcümle, Hıristiyanlık dinindeki, bugün onların koynunda taşıdıkları, öpüp başlarına koydukları İncil’ler, böyle birçok hurâfeler içerisine girmiştir. Mevzumuzla münâsebeti olduğu için:

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ

Cenâb-ı Hak, “Size orucu farz kıldım.” diyor. Diğer kavimlere de farz kılmıştır. Peki, en yakın din Hıristiyanlık dinidir; getirin İncîl’i; bizim oruç perhize dönmüş, muayyen bir aya da mahsus değil, kimisi mütegallibenin te’siri altında kalmış, zenginlerin te’sîri altında kalmış. Değiştire değiştire. Evvelâ bu ayları tasvib etmek değil; yani bizim takib ettiğimiz gibi değil.

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓى اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ

Evet, böyle bir kayıt yok. Onlar tutmuşlar, senenin en münâsib mevsimi bahâr, onun için onlar perhizlerini bahâra almışlar. Yerini değiştirdiklerinden dolayı, otuz günü, on gün ilâvesiyle kırka çıkarmışlar. Bakmışlar yine oruç tutmak var, yememek içmemek var, buna da bir çâre bulalım. “Bunu perhiz yapalım, et yemekten, şunu yemekten, bazı şeylerde perhiz yapalım!” On gün de onun için ilâve etmişler, olmuş kırk! Nerede kaldı Allah’ın emri?

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ

Hani ya? Kalmadı!

Bütün bunları İkinci madde diyor. Ne diyor: “Yârân istersen Kur’ân yeter.” Kur’ân, bütün kitâbların hakikatlerini nefsinde toplamış en son mukaddes kitâbtır. Cenâb-ı Peygamber (A.S.M.)’a nâzil olmuştur. Altı bin altı yüz atmış altı âyettir. İçerisinde çeşitli hükümler, emirler, nehiyler vardır. Yani, beşerin, değil bizim sözümüze ne hâcet, meselâ Bismark gibi bir Alman imparatoru, Alman Hâkimi diyor ki; onlar Hz. Muhammed (A.S.M.)’ı görüyorlar, O’nun kitâbı zannediyorlar. Burada yanlışlıkları var, ammâ, fakat- diyor: “Ben bütün semâvî kitâbları tedkik ettim, fakat senin getirdiğin kitâb var ya, bundaki hakikatleri onların hiç birisinde göremedim.” Dinimize aykırı olduğu hâlde, ayrı dinde olduğu hâlde, bu kadar senâyı; onun birliğinimi gösterdi söylettirdi. Yoksa orta yerde bir hakikat var da, o mudur söylettirdi? Cenâb-ı Hak ondan bile Hz. Kur’ân’ı böyle medhettiriyor. Şimdi, Kur’ân da bizim kitâbımız mı?

-; Evet.

Biz öyle bilelim ki, hem dünyâ hayâtımızın, hem âhiret hayâtımızın medârı, sebebi o Kur’ân-ı Azimü’ş-şândır. Cenâb-ı Hak, muhâfazasını üzerine almıştır.

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّ كْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ  ٭ صَدَقَ اللّٰهُ العَظ۪يمُ

Böyle buyuruyor. Öyleise, yârân istersen Kur’ân yeter. Böyle bir Kur’ân’a bizi lâyık gördüğünden, böyle İlâhî mükemmel bir kanun. Bir daha Kur’ân’dan başka  İlâhî bir kanun gelecek mi? Gelmeyecek. Kâfî mi? Hz. Muhammed (A.S.M)’dan sonra yeni bir İlâhi kanunla, yeni bir peygamber gelmesine ihtimâl var mı? Hayır. Bu böyle. Çünkü, beşer tekemmül etmiş. Beşer tekemmül etmiş ve bir dersi dinleyecek, bir hakikati kolayca anlayacak derecede tekemmüle uğramıştır.

Üçüncü mevzumuz neydi? “Mal istersen kanâat yeter.” Ne demek kanâat? Yani, çalışma, Allah sana ne vermişse, “Yâ Rabbî şükür” de verdiğine, sırt üstü yat, hergün idâreli sarf et. İşte, yirmi sene sonra ayağın suya indiği zamânda, o zamân: “Bitirdik yâhû! Sermâye gitti.” Bu zamânı mı bekliyeceğiz? Her türlü kazanç yollarına, meşru ve makul dâirede girmek, o da İslâmın bir vazifesidir. Helâl kazanç, helâl. Bak,  Cenab-ı Peygamber (A.SM) Efendimiz; “Tüccâr-ı saduk nebîlerle haşr olacak.” buyuruyor. Ne demek yani? “Doğrulukla ticâret ediyor, helâl dâiresine kanâat ediyor.” Bu tüccâr, va‘d-i Peygamberi var, nebilerle haşrolunacak. Buna kanâat et. “ Mal istersen kanâat yeter.”

Ey muhterem Müslümân, dindâr tüccar! Hz. Peygamberin bu tebşiratına layık olmayı ister misiniz? İstemez misiniz? Elbette isteyeceksiniz. Senin imanın, İslâm’ın, elbette o Peygamber-i Zî-şânın seni çağırdığı yere götürecek güçtedir. Helâl dâiresine kanâat etsen, senin o az kazanç zannettiğin, bereketli olur. Bir kere gözün onun bunun servetiyle meşgul olmaktan kurtulur. O zamân diyebilirsin ki: “Rabbimin bana verdiği nimetin hakk-ı şükrünü edâ edemiyorum, daha gözüm nedir etrâfta?”

Çoğaltırsak, şimdi az bir suyumuz var. Memleket nüfûsu arttı, suyu çoğaltmaya kalktık. Karaçalı suyuna da alışmışız. Getirdik kuyu suyunu karıştırdık mı? Şimdi midelerimiz bozuldu. Yaa işte böyle arttırılan mal, içine bozuk evsafdaki şeyler de girer. Girdi mi, senin tertemiz kanâatle kazancın bulaşır. Şimdi bakın diğer maddi cihetlerde, sıhhi tedbirlerde hacca gidiyoruz diye çeşitli aşılar yapıyorlar. Hiçbir şeyde yok. Daha birde bakıyorsunuz sağlık ve sosyal bakanlığı mı? Yanlışlarım varsa düzeltin. Birde bakıyorsun radyoda konuşuyor. Memleketin bilmem neresinde şu hayvan hastalığı var yahut çocuklarda ne vak’ası? Ekser oluyor. Tifo mu?

-; Tifoda var. Kızılcık bilmem ne!

Kızıl bilmem ne onun için sağlık memurları seferber. Evlere geldikleri zamanda aman vatandaşlar çocuklarınızı hemen götürün. Eğer evinizi geçerlerse sağlık ocaklarına seğirtin. Buna karşı nasıl davranışımız? Haklı diyoruz. Çünkü bitanesini değil mesela bir köyün bir mahallenin bütün çocuklarına sirayet edecek vaziyette onun için bunlar için tedbirimiz varda tedbire lüzüm görmediğimiz şeyler var. Bunları dinlesek hoşumuza gitmeyecek amma, nemelazım karnım ağrıyacağına hep beraber karnımız ağrısın. Bir lokma haram mideye inse kırk günlük ibadete zarardır. Düşünün  … Ne yapmamız lazım?  Helal dairesine keyfimize kâfidir, kazancımıza kâfidir, yaşamamıza kâfidir, evimizdeki huzura kâfidir, başımızdakilerin bize merhametli davranmasına kâfidir. Hülasa dünyada adeta asude bir hayat Cenab-ı Hak nasip etsin. Eder amma şu helal dairesindeki keyfe kanaat etmeli.

PDF Dosyası İndir Oku

Bir önceki yazımız olan 5) KASTAMONU LAHİKASINDAN SORU başlıklı makalemizde kastamonu lahikasından hakkında bilgiler verilmektedir.