67) ONBEŞİNCİ MEKTUB DERS-3 (veraset-i nübüvvet ve sırr-ı akrebiyet)

67) ONBEŞİNCİ MEKTUB DERS-3 (veraset-i nübüvvet ve sırr-ı akrebiyet)

ADAD

Hulusi Bey

ONBEŞİNCİ MEKTUB DERS-3

(veraset-i nübüvvet ve sırr-ı akrebiyet)

Hulusi Bey: Peki.

-: Meselâ: Güneş bize yakındır;

Hulusi Bey: Şimdi mesela ya bak. Misallerle bize bu derin meseleleri gayet yakına getiriyor ki akıl kabul etsin. Çünkü bu zamanın aklı ne olmuştur? Kendisinin tabiri veçhiyle gözüne inmiş. Gözüyle görmediği şeyi acaba diyor. Yok, yok iman, iman-ı şuhudi mi efdal, iman-ı bilgayb mı efdal?

-: İman-ı bilgayb eftal.

Hulusi Bey: İman-ı bilgayb, iman-ı şuhudi den çok ileridir. İman-ı şuhudi iman-ı gaybiden çok dundur. Ya oku Sure-i Bakaranın başını

-:

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ

Hulusi Bey: Niye Başını okumuyorsun?   الٓمٓۚ de bir sefer.

-:  الٓمٓۚ{١} ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَرَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ{٢} اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ

Hulusi Bey: هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ Ondan sonra مُتَّق۪ينَۙ İzahı

Ondan sonra اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ Onlar gaybe iman ederler.

-: وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ

Hulusi Bey: Namazlarını da ikame ederler. Zekâtlarını da verirler. Beleş değil ha. اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ Gaybe iman ediniz. Demek هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ girmek için, arkasına اَلَّذ۪ينَ ol bir kimseler ki; nedir o?

  يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

Onlar ne yaptılar? Gayba iman ettiler. Daha

-:  وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ

Hulusi Bey: Namazlarını da ikame ettiler. Canım bizde namaz kılıyoruz ya. Ya Rabbi bizim kıldığımız namazları hakikat-ı salattan, nasibedar et.

-: Amin. Amin.

Hulusi Bey: Nerde namazımız. Hangi namazımız. Ne namazı, hakiki salat. Namazın hakikatı oku orda kalsın. Namazın hakikati nedir?  Bir neferin, mahz-ı lütuf olarak huzur-u şâhaneye kabulün demektir, nefere diyor ha. Mahz-ı lütuf olarak, biz şimdi ondan, şunu hani şu yükü biz üzerimizden atsak. Namazı kılsak, tadili erkânına riayet etsek, tecvidine, tertibine uyaraktan güzel bir namaz kılsak diyoruz. Yani namazı kılsak. O kadar. Fakat öbür tarafta hakiki salat ne? Oku, ne diyor.

-: Bir neferin, mahz-ı lütuf olarak

Hulusi Bey: Bir neferin, mahz-ı lütuf olarak huzur-u şâhaneye kabulüdür. Lütuf neresinde bunun? Yahu hikmetinden sual olunmaz. Cenab-ı Hak bizi bu ibtilâ alemine, imtihan alemine getirmiş, Çeşitli belalara bizi mübtelâ etmiş. Etmemiş mi? etmiş. Mübtelâ etmiş amma ya Erhamürrahimliği bırakıyor mu bizi, o belanın içerisinde boğdurmuyor. Orta yere bir fariza yüklemiş mahz-ı lütf, namaz. Namaz kıl diyor. Benimle konuş, benim lisanımla benimle konuş. Taharet-i kâmile ile tahir ol, gel huzuruma. Benim Kur’an’ımla benimle mükâleme et. Taa اِيَّاكَ  hitabına terakki et. Kurtarıyor bizi, şimdi bu bir lütuf değil de nedir? Bizi bu namazlarla içine düştüğümüz, kader-i ilahi muktezası içine düştüğümüz belalardan, musibetlerden bizi bu kurtarıyor. Hangi namaz kurtarır ama. İşte kayd-ı sivadan tecerrüd edersek. Efendim o edebiyatı canım. Hep senin mesleğinden söylüyorum. Kayd-ı sivadan tecerrüd edersek. Et bakalım haydi. Yani yalnız aklın zorlaması ile bu muamma çözülmez. Bu çetin iş, bu muğlak mesele hal olunmaz. Biraz dikkat edeceğiz. İnsanın bir letaifi var, birde teçhiz olan cismiyeti var. Cismaniyyeti var. Latif olan şeye ehemmiyet verilirse o zaman kesif olan kısım zayıf düşer. Bizi riyazete mi alıştıracaksın? Vallahi bilmem. Niye okumuyor musun orda diyor ki ekseri şeyler, yani bu işte terakki edenler, riyazet yolu ile terakki etmişler. Kendisi nasıl yerdi, içerdi görenlerden sorun. Bir kap yemekten fazla bir yemek yediğini gören var mı acaba? İsterse misafiri de olsun, dört beş tane kedisi de beraber bulunsun hepsinin yiyeceği yemek o kadardır.  Ne ile idare ediyordu? E şimdi bizim evimize iki tane misafir gelse biraz telaşlanırız yav bu olmaz. Sade bulgur pilavı olur mu birde yeşil soğan koy e, yahut kır. Buyur. Kulağı çınlasın Şerif Bitirim burada yok ya. Fakat onda öyle o düşünce yok. Fiyatını verelim. Öne koyulan bu kadar yemek fiyatını verelim. Sen fiyatını ver bakalım haydi sen de fiyatını ver. Bir kere onu sen maşallah böyle evirir. Bir defasında sıyırmakla iki defasında götürürsün. O yedi sekiz kişi otursun da bu kadar yemeği bitiremesinler ve doysunlar.

Biz niye doymuyoruz ya. Bu ne kadar ekül olmuşuz ne kadar. Niye taklidimize Cenab-ı Hak lütfetmedi mi, şahit olmadın mı taklidimize. Taklidimize. Oda taklit edelim dedik.  Üstadın şu şeysini taklit edelim dediğimiz halde, damgası üzerinde taklit. Biz mukallitken fakat nakl ettiğimiz hadisenin bereketi bizim o sofraya da intikal etti mi etmedi mi?

-: Etti efendim

Hulusi Bey: Şahitsiniz.

-: Şahidiz.

Hulusi Bey: Elhamdulillah. Öyle ise doymak adettir demişler doymak. Kalkmak adettir, yoksa doyup ta kalkan kim öyle mi diyeceğiz? İşte bereket olursa insan fazla yiyemez.

-: Riyazet yalnız yemek, içmek ile mi oluyor yoksa başka şeylerde de var mı?

Hulusi Bey: Zaten iş ondan geçer. Can boğazdan geçer.

-: Yalnız yemek, içmekse bizde terk edelim hemen. Kolay yani.

Hulusi Bey: Edemezsin. Edemezsin, hemen biraz başım dolanıyor, bilmem tansiyonum düştü filan diye. Hemen doktora götürürler. Bir taraftanda fıslarlar derlerki hafız ehl-i riyazete heveslendi kendisini bi azaba sokmuş Allah aşkına bunu bundan kurtarın. Senin yanındakiler bırakmaz ki seni, riyazet yapasın. Hem alışmışız, mide alışmış, muntazaman yemeye içmeye Niye ramazan güçlerine gidiyor o kerr-ü ferlü efendilerin? Kerr-ü fer ya. Kerr-ü ferlü efendilerin niye ramazan güçlerine gidiyor?

-: Alışmışlar.

Hulusi Bey:  Efendim hayatlarını çok intizama alıştırmışlar. Bizim gibi değiller. Onun için ne yapıyorlar? Zamanı geldi mi sofrası tamam onun. Hem yirminci asr-ı medeniyette bu bedeviyyete yakın olan şeyleri mi tatbik edeceğiz diyorlar. Hala o mu? Vay küflenmiş kafa vay. Şimdi o efendi alıştığını şey ediyor. Biz de hiç farkında değiliz, bizde o alışkanlık bizi götürüyor. Sade bir yemek olur mu? Bunun yanına dürtecek birde şey lazım. Öyle değil mi Hacı Ağa?

-: Evet efendim!

Hulusi Bey: Yoğurt hazır mı? Yoğurt hazır mı yatarken, alıştırmış Hacı. Yoğurt yemese uykusu gelmiyor. Ey Efendiler! O mübarek Hacı Tevfik Efendinin hatıra defterinin arkasındaki o fıkrayı yine söyleyelim. Hem onun da bütün geçmişlerimizin de Üstadımızın da ruhuna bervechi peşin bir Fatiha-i Şerife gönderelim. Lillahil Fatiha maasselavat.

İşte o hatıra şudur. Biliyorsunuz çok söylenmiş.

Kovan arısının olmasa balı.

Kuru vızırtı ile ne ola halı.

İlahi gider benden kıl ü kal’ı.

Cem-i taklidimi tahkike döndür.

Kovan arısının olmasa balı. Kovanı var, arısı var balı yok. Eee nesi kaldı geriye? Kuru vızırtısı kaldı. Kuru vızırtıdan ne çıkar. Desinler ki “Şah budağın bağı var, üzümü yok ama bağı var.” Bunda bir faide var mı? Kovan arısının olmasa balı. Kuru vızırtı ile ne ola halı. Ondan sonra bir temenni İlahi gider bizden kıl u kal’ı. Cem-i taklidimizi tahkike döndür. Âmin.  Hacı senin ki geldi. Ders okuyoruz değil mi? Yine gitti.

-: Meselâ: Güneş bize yakındır; çünkü ziyası, harareti ve misali âyinemizde ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz nuraniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek, âyinemizdeki misalî olan timsaline münasebetimizi anlasak, o vasıta ile onu tanısak; ziyası, harareti, heyeti ne olduğunu bilsek, onun akrebiyeti bize inkişaf eder ve yakınımızda onu tanıyıp münasebetdar oluruz.

Hulusi Bey: E şimdi orayı bir daha söyle. Şimdi bunu bize tatbikatta gösteriyor.

-: Eğer biz nuraniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek,

-: Yani güneş

Hulusi Bey: Güneşi. Güneş üzerinde duruyor. Evet.

-: Ayinemizdeki misalî olan timsaline münasebetimizi anlasak, o vasıta ile onu tanısak; ziyası harareti, heyeti ne olduğunu bilsek, onun akrebiyeti bize inkişaf eder ve yakınımızda onu tanıyıp münasebetdar oluruz. Eğer biz bu’diyetimiz nokta-i nazarından ona yakınlaşmak ve tanımak istesek,

Hulusi Bey: Yani uzakta olduğumuz gün, yaklaşalım da iyice tanıyalım desek.

-: Ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr-i fikrîye ve sülûk-u aklîye mecbur oluruz ki;

Hulusi Bey: Pek çok.

-: Pek çok seyr-i fikrîye ve sülûk-u aklîye

Hulusi Bey: Pek çok seyri

-: Fikrîye

Hulusi Bey: Fikrîye. Fikirle tefekürat. Evet.

-: sülûk-u aklîye mecbur oluruz ki; kavanin-i fenniye ile fikren semavata çıkıp semadaki güneşi tasavvur ederek, sonra mahiyetindeki ziya ve harareti ve ziyasındaki elvan-ı seb’ayı uzun uzadıya tedkikat-ı fenniye ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi âyinesinde az bir tefekkürle elde ettiği kurbiyet-i maneviyeyi ancak elde edebiliriz.

İşte şu temsil gibi, nübüvvet ve veraset-i nübüvvetteki velayet, sırr-ı akrebiyetin inkişafına bakar.

İşte şu temsil gibi, nübüvvet ve veraset-i nübüvvetteki velayet, sırr-ı akrebiyetin inkişafına bakar. Velayet-i saire ise, ekseri kurbiyet esası üzerine gider. Birçok meratibde seyr ü sülûke mecbur olur.

             İKİNCİ MAKAM:

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

Bir önceki yazımız olan 66) ONBEŞİNCİ MEKTUB DERS-2 (Velayet-i kübra, velayat-i süğra’nın izahı) başlıklı makalemizde sahabe, velayet-i kübra ve veraset-i nübüvvet hakkında bilgiler verilmektedir.