84) 25. SÖZ/2. ŞU’LE:/2. NURU:/ 8.-9. SIRR-I BELÂGAT: DERS-2

84) 25. SÖZ/2. ŞU’LE:/2. NURU:/ 8.-9. SIRR-I BELÂGAT: DERS-2

ADAD

Hulusi Bey

25. SÖZ/2. ŞU’LE:/2. NURU:/ 8.-9. SIRR-I BELÂGAT: DERS-2

Sekizinci Meziyet-i Cezalet:

Hulusi Bey: Sen yoruldun galiba. Al bakalım.

-: Sekizinci Meziyet-i Cezalet:

Hulusi Bey: Meziyet-i Cezalet

-: Kur’an kâh oluyor ki, Cenab-ı Hakk’ın âhirette hârika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdika müheyya etmek için bir i’dadiye suretinde dünyadaki acaib ef’alini zikreder veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’al-i acibe-i İlahiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatımız gelir. Meselâ:

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭اَوَ لَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ

٭صَدَقَ اللّٰهُ العَظ۪يمُ٭

tâ surenin âhirine kadar…

Hulusi Bey: Surenin âhirine kadar

-: İşte şu bahiste haşir mes’elesinde Kur’an-ı Hakîm, haşri isbat için yedi-sekiz surette muhtelif bir tarzda isbat ediyor. Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir. Der ki: “Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya,

-: Mudgaya,

-: Nutfeden alakaya,

Hulusi Bey: Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, hı.

-: Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya

Hulusi Bey: Aleka oldu mu mana değişir ha. Alaka

-: Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-ı insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki, neş’e-i uhrayı inkâr ediyorsunuz.

Hulusi Bey: Yani sizi netice itibariyle başlangıç nedir? Bulanık bir katre su. Buradan işte sizi böyle hani biraz şeyi olursa, zevk sever vaziyeti varsa aynanın karşısına geçip saçını taramakla, bilmem ne etmekle kendine çeki-düzen veren. Ha bu güzel şeyin aslı nedir? Rahme düşen işte o.

-: Bir damla su

Hulusi Bey: Bir katre, öyle sevimli bir su da değil ha. Rengi bozuk bir su ha.

-: O, onun misli, belki daha ehvenidir.” Hem Cenab-ı Hak insana karşı ettiği ihsanat-ı azîmeyi

Hulusi Bey:  اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا Hep aynı şey

اَوَ لَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ ta تُرْجَعُونَ kadar.

-: Kelimesiyle işaret edip der: “Size böyle nimet eden zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.”

Hulusi Bey: Haaaa

-: Hem remzen der: “Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’ad ediyorsunuz.

Hulusi Bey: Akıldan uzak görüyorsunuz.

-: Hem semavat ve arzı halkeden,

Hulusi Bey: İşte bakın ağaçlar odun vaziyetine gelmişken onları yeşillendiriyor. Yeşillendiriyor, çiçek, meyve ile süslendiriyor. Bunu görüyorsunuz. Her sene bu tekrar ediliyor mu? Her sene. Ondan sonrada o kemik gibi olan şeylerin yine bir insanın acza-i asasiyesini onun etrafında toplanarak, bir ceset olacağını, bir ceset yapılacağını akıldan uzak görüyorsunuz. Maşaallah çok akıllısınız doğrusu demeye hak kazanıyor, değil mi? Bu kemikleri, odunları her sene tekrar ile öyle diriltmeye, diriltip böyle bize gösteren halıkımız kemikleri, kemiklerden eti gitmiş, siniri gitmiş, yağı gitmiş, kılı gitmiş e bunları tekrar bir insan vaziyetine getirir mi? Getirir mi, getirebilir mi diye sorulur mu?

-: Amenna ve saddakna getirir.

Hulusi Bey: قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِىَ رَم۪يمٌ diyerek adeta onunla mübareze edilir mi?

-: Edilmez. Haşa. Ne münasebet.

-: Hem semavat ve arzı halkeden, semavat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve mematından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?” Der: “Haşirde sizi ihya edecek zât, öyle bir zâttır ki; bütün kâinat, ona emirber nefer hükmündedir. Emr-i kün feyekûne

Hulusi Bey: Emr-i kün feyekûn

-: Emr-i kün feyekûne karşı kemal-i inkıyad ile serfüru’ eder.

Hulusi Bey: Emr-i kün feyekûna karşı ee.

-: Kemal-i inkıyad ile serfüru’ eder.

Hulusi Bey: Kemal-i inkıyad ile baş eğer. İtaat eder.

-: Bir baharı halketmek bir çiçek kadar ona ehven gelir.

Hulusi Bey: Bir

-: Bir baharı halketmek bir çiçek kadar ona ehven gelir.

Hulusi Bey: Bir çiçek kadar. Kolay demek, ehven demek, kolay demek.

-: Bütün hayvanatı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir zâttır.

-: Amenna ve saddakna

Öyle bir zâta karşı, مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ deyip kudretine karşı taciz ile meydan okunmaz… Sonra فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ  tabiriyle: Herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahifeleri gibi kolayca çevirir. Dünya ve âhireti, iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelal’dir.” Madem böyledir, bütün delailin neticesi olarak وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ Yani: “Kabirden sizi ihya edip, haşre getirip, huzur-u kibriyasında hesabınızı görecektir.”

Hulusi Bey: Allah yardım etsin.

-: İşte şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyya etti, kalbi de hazır etti. Çünki nazairini dünyevî ef’al ile de gösterdi.

            Hem kâh oluyor ki, ef’al-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki; dünyevî nazairlerini ihsas etsin,

Hulusi Bey: Dünyevi

-: Nazairlerini ihsas etsin,

Hulusi Bey: Dünyevi

-: Nazairlerini

Hulusi Bey: Ha nazairlerini olur, benzerlerini

-: Dünyevî nazairlerini ihsas etsin, tâ istib’ad

Hulusi Bey: İstib’ad

-: İstib’ad ve inkâra meydan kalmasın. Meselâ: اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ilh… ve اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ ilh… ve اِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ İşte şu surelerde kıyamet ve haşirdeki inkılabat-ı azîmeyi ve tasarrufat-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki; insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılabatı kolayca kabul eder. Şu üç surenin meal-i icmalîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz. Meselâ: اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ kelimesi ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a’mali bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes’ele, kendi kendine çok acaib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat surenin işaret ettiği gibi haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zahirdir. Çünki her meyvedar ağacın, ya çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esma-i İlahiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’malini zikrettiği gibi; dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’malini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakîmane, Hafîzane, Müdebbirane,

Hulusi Bey: Onu da Hakîmane, Hafîzane öyle oku.

-: İşte gözümüzün önünde bu Hakîmane, Hafîzane, Müdebbirane, Mürebbiyane, Latifane şu işi yapan odur ki, der: اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ Başka noktaları buna kıyas eyle,

Hulusi Bey: Nedir اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 

-: Kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ Şu kelâm; “Tekvir” lafzıyla, yani sarmak ve toplamak manasıyla, parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi îma eder:

            Birinci: Evet Cenab-ı Hak tarafından adem ve esîr ve sema perdelerini açıp, Güneş gibi, dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi.

Hulusi Bey: Edebiyat bunu nasıl tasvir edebilir ha. Pırlanta misal lambayı gösterdi. Sonra işi bittikten sonra اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ Hadi bakalım.

-: Evet Cenab-ı Hak tarafından adem ve esîr ve sema perdelerini açıp, Güneş gibi, dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.

Hulusi Bey:  اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ

-: İkinci: Veya ziya metaını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı, zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metaını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alış-verişini az yapar;

Hulusi Bey: Bazan da..

-: Kâh olur Ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker, metaını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir.

Hulusi Bey: O memuriyetten ayrılacaktır. Memur. Böyle ara sıra ayrılıyor ya, ya buluttan yahut ay arzla şeyin arasına girmekle, ziyasını tam göstermiyor. Bazı yerlere hiç nasip olmuyor muvakkaten. Evet.

-: Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş yerin başına izn-i İlahî ile sardığı ziyayı, emr-i Rabbanî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi yerde işin kalmadı” der.

Hulusi Bey: Git cehenneme sana tapanları yak.

 -: “Cehennem’e git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u müsahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak.” der.

Hulusi Bey: Yak der. اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ

-: Fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.

Hulusi Bey: Bitti mi?

-: Evet, dokuzuncu nükte

-: Dokuzuncu Nükte-i Belâgat: Kur’an-ı Hakîm kâh olur cüz’î bazı maksadları zikreder. Sonra o cüz’iyat vasıtasıyla küllî makamlara zihinleri sevketmek için, o cüz’î maksadı, bir kaide-i külliye hükmünde olan esma-i hüsna ile takrir ederek tesbit eder, tahkik edip isbat eder. Meselâ:

Hulusi Bey:

قَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّتِى تُجَادِلُكَ فِى زَوْجِهَا وَتَشْتَكِى اِلَى اللّٰهِ وَاللّٰهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا اِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ

-: İşte Kur’an der: “Cenab-ı Hak, Semi’-i Mutlak’tır, herşeyi işitir. Hattâ en cüz’î bir macera olan ve zevcinden teşekki eden bir zevcenin sana karşı mücadelesini Hak ismiyle işitir.

Hulusi Bey: Hak ismiyle

-: Burası ne demek efendim! Zevcinden teşekki eden bir zevcenin, sana karşı mücadelesini Hak ismiyle işitir.

Hulusi Bey: Hazreti Peygamberin ağzıyla …… bak aynı şey. ……

Tahkik; Allahu Teala ol mer’enin zevci hakkında seninle mücadele ettiğini işitti ve ol mer’e “Yani o kadına” o mer’eye Allahu Teala, ol mer’e Allahu Teala’ya şikayet eder ve ikinizin dahi muhaveresini işitir. Allahu Teala cem-i ahval, ve akvalı işidir ve görür. Sizden şunlar ki zevcelerine zihar edeler. Ol zevceleri onların hakikatte اَلَّذ۪ينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ O zihar bir mesele-i şerriye ol zevceleri onların hakikatte anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğurandır. O zihar eden kimseler münasebetsiz ve kizb-i kelam söylerler. Allahu Teâla bu kelamdan tövbe edeni af ve kefaretle günahını mağfiret eder. Bu zihar lafzı kişi zevcesinin arkasını vesair mestur uzvunu benim anamın uzvuna benziyor demektir. Tafsili kutubu fıkhıyede mesturdur. Ona kefaret düşer. Kefareti de nasıl olacak o da geliyor. Altmış gün oruç tutmak. Eğer köle azad edecekse öyle, bereket versin köle yoksa kurtuluyor.

-: Hem rahmetin en latif cilvesine mazhar ve şefkatın en fedakâr bir hakikatına maden olan bir kadının haklı olarak zevcinden davasını ve Cenab-ı Hakk’a şekvasını umûr-u azîme suretinde Rahîm ismiyle ehemmiyetle işitir ve Hak ismiyle ciddiyetle bakar.” İşte bu cüz’î maksadı küllîleştirmek için, mahlûkatın en cüz’î bir hâdisesini işiten, gören; kâinatın daire-i imkânîsinden hariç bir zât, elbette herşeyi işitir, herşeyi görür bir zât olmak lâzımgelir. Ve kâinata Rab olan, kâinat içinde mazlum küçük mahlûkların dertlerini görmek, feryatlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryatlarını işitmeyen, “Rab” olamaz.

Öyle ise, اِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ cümlesiyle iki hakikat-ı azîmeyi tesbit eder.

            Hem meselâ:

سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ اْلاَقْصَى الَّذِى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

-: İşte Kur’an, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mi’racının mebdei olan, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya olan seyeranını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ der. اِنَّهُ deki zamir, ya Cenab-ı Hakk’adır veyahut Peygamberedir. Peygambere göre olsa, şöyle oluyor ki:

Hulusi Bey: Mir’aç dersinde bu daha tafsilat verilmiştir. Burda daha muhtasardır.

-: Peygambere göre olsa, şöyle oluyor ki: “Bu seyahat-ı cüz’îde, bir seyr-i umumî, bir uruc-u küllî var ki; tâ Sidret-ül Münteha’ya, tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar, meratib-i külliye-i esmaiyede gözüne, kulağına tezahür eden âyât-ı Rabbaniyeyi ve acaib-i san’at-ı İlahiyeyi işitmiş, görmüştür” der. O küçük, cüz’î seyahatı; küllî ve mahşer-i acaib bir seyahatın anahtarı hükmünde gösteriyor. Eğer zamir, Cenab-ı Hakk’a raci’ olsa şöyle oluyor ki:

Hulusi Bey: Yani اِنَّهُ   daki Hu. Ya Cenab-ı Hakka şey ediyor, veyahud peygambere aittir. Peygambere olursa, nereleri gezdirildiyse peygamber onları hem gördü hem de oradaki şeyi, sesleri de duydu. Bu manada.

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

Bir önceki yazımız olan 83) 25. SÖZ/2. ŞU'LE:/2. NURU:/7. SIRR-I BELÂGAT: DERS-1 başlıklı makalemizde 25.söz ve 7.sırrı belağat hakkında bilgiler verilmektedir.