95) BİRİNCİ SÖZ VE ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS – 1

95) BİRİNCİ SÖZ VE ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS – 1

ADAD

Hulusi Bey

 BİRİNCİ SÖZ VE ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS – 1

Hulusi Bey:

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَيْنِ الْعِناَيَةِ كَنْز ِالْهِداَيَةِ اِماَمِ الْحَضْرَةِ اَمِينِ الْمَمْلَكَةِ طِراَزِ الْحُلَلِ ناَصِرِالْمِلَلِ تاَجِ الشَّرِيعَةِ سُلْطاَنِ الطَّرِيقَةِ بُرْهاَنِ الْحَقِيقَةِ زَيْنِ الْقِياَمَةِ شَمْسِ الشَّرِيعَةِ شَفِيعِ اْلاُمَّةِ عاَلِى الْهِمَّةِ كاَشِفِ الْغُمَّةِ يَوْمَ الْقِياَمَةِ سِراَجِ الْعاَلَمِينَ.

اَللّٰهُ عاَصِمُهُ وَ جِبْرِيلَ عَلَيْهِ السَّلاَمُ خاَدِمُهُ وَالْبُرَاقُ مَرْكَبُهُ وَقاَبُ قَوْسَيْنِ مَقاَمُهُ وَالْمَعْبُودُ مَقْصُودُهُ شَمْسُ الضُّحَى بَدْرُ الدُّجَى نُورِ الْهُدَى خَيْرِالْوَرَى اِماَمِ الْمُتَّقِينَ اَصْفَى اْلاَصْفِيَآءِ مُحَمَّدِنِ الْمُصْطَفَى صَلَّى اللّٰهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ قِبْلَةِ الْعاَرِفِينَ وَكَعْبَةِ الطَّآئِفِينَ وَحَبِيبِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَعَلَى اَلِهِ وَاَصْحاَبِهِ وَ عِتْرَتِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَسَلِّمْ تَسْلِيماً كَثِيراً ياَ رَبَّ الْعاَلَمِينَ اَمِينَ

Hulusi Bey: Ey insanlar! Selamlaşınız. Yemek yediriniz. İnsanlar uyurken geceleyin namaz kılınız. Selametle cennete girersiniz.

Kolay yahu. Nasıl selamlaşacağız? Müslüman müslümana rastladığı zamanda, günaydın tünaydın mı diyecek? Merhabaa mı diyecek? Esselamu aleyküm, esselamu aleyküm. Müslümanların selamlaşması böyle. O iyi günler, sabahlar hayrolsun; bunlar başka milletlerin adetleriydi, şimdi bizde de söyleniyor. İyi günler, iyi işler, hayırlı işler bilmem ne. Diyecek Esselamu aleyküm derse şimdi geldi:

وَاِذَا حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَۜا

Ayet-i kerimesi. Bir adam, bir müslüman diğer bir müslüman kardeşine esselamu aleyküm derse, öteki de ona diyecek ki “Ve aleyküm selam ve rahmetullah”. Eğer ilk selam veren zat esselamu aleyküm ve rahmetullah derse, onu rededecek Müslüman zat da ve aleykümüsselam ve rahmetullahi ve berakatuhu. İlk selam veren zat esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatuhu derse, o selamı rededecek Müslüman zat da aynı surette ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berakatuhu diyecek. Kitabın yazdığı bu kadar. Üst tarafına lüzum yok. Şimdi cari olan usüller bu şekilde değil. Birisi esselamu aleyküm derse, karşıdaki diyor ve aleykümüsselâââm. Bu tahiyye tamam değil. Ha isterse elini kulağına atsın. Kuran’ın tarif ettiği gibi, ayet-i kerimenin bizden istediği selam ancak demin tarif ettiğim şekilde olacak. Ondan sonra ve aleykümüsselâââm bu selamı reddetmek değildir. Mutlaka o sana selam verirken esselamu aleyküm dediyse sen ve rahmetullahi ilave edeceksin, rahmetullahi ilave etmişse sen berakatuhu’yu da ilave edeceksin. İşte selamlaşmak böyle olur. E bir de dervişane var efendim. Onu da dervişler bilir, onlar bilir. Biz bu şekil bi kere kitabın dediğine uyalım, ondan sonra da biraz uzakta ise eli kulağına atıp ve aleykümüsselâââm ve rahmetullââhi ve berakatuhûûû deme o zaman ona aklım ermiyor. O selamı redetmek değil, yine içinden kitabın, Kuran’ın tefsirinde beyan ettiği şu şekilde selamı iade etmek gerekir. Ne tünaydın günaydına ne buyurursun?

-: Onlar bizim kitapta yok efendim.

Hulusi Bey: Büyük hoca, sen ne dersin? Gözlerin ışıldıyor.

-: Bilhassa ilkokullarda öyle söylüyorlar öğretmenler, ortaokullarda.

Hulusi Bey: Okullarda, ne okullar?

-: Günaydın, tünaydın söylüyorlar okullarda öğretmenler.

Hulusi Bey: Sen ne diyorsun?

-: Selam veriyorum.

Hulusi Bey: Selam veriyorsun.

-: Esselamu aleyküm

Hulusi Bey: Sana yobaz diyorlar mı?

-: Diyen kendisi öyledir.

Hulusi Bey: Nasıl canları isterse öyle desinler değil mi? Peki. Ondan bundan gürültü hırıltı çıkarma. Geç yiğidim geç dersin.

وَعَن أبي هُريرَةَ، (رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ) قَالَ قَالَ رَسُولُ الله صَلَّى اللّٰهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ أَفْضَلُ الصِّيَامِ بَعْدَ رَمَضَانَ شَهْرُ الله المُحَرَّمُ، وَأَفْضَلُ الصَّلاةِ بَعْدَ الفَرِيضَةِ صَلاةُ اللَّيْلِ٭ صَدَقَ رَسُولُ اللّٰه  

Ebu Hüreyre (r.a)’den Resul-i Ekrem (s.a.v.): “Ramazan’dan sonra oruçların efdali, Allah’a izafe edilen Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farz namazlarından sonra en efdal namaz da gece namazıdır” buyurdu.

Bundan sonra zatın biri gece namazı kılacak, arkadaşlarını da uyandıracak. Adını söylemem.

Bana öyle bir sual sordu. Yani onuncu sözü, “Kur’an hurufatıyla neşrettikten sonra, bir tanesini daha neşretmek istiyorum. Sen ne fikirdesin?” dedi. Ben dedim “Hiçbirisini diğerine tercih edemem”. “Hatta bence en küçük olan Birinci Söz bile, yani hacim itibariyle, kıta itibariyle, Birinci Söz bile”. “Beli gardaşım” dedi, “Bana da öyle geliyor”. Birinci Söz. Birinci Söz her hayırlı işin başı. Bizim yaptığımız hayırsız iş mi?

-: Hayır, estağfirullah

Hulusi Bey: Buraya teşrifiniz, bu cemaatin yaptığı iş hayırsız iş mi?

-: Hâşâ, hayır.

Hulusi Bey: Acaba Allah bizden razı mı?

-: İnşaallah.

Hulusi Bey: Yok hiç tereddüt etmeyin ki, Allah razı olmazsa bizi buraya toplamaz.

-: Elhamdulillah.

Hulusi Bey: Evet, buna karşı hamdetmek doğrudur, yerinde bir karar. Bir şey, bir sebep hâsıl eder, herhalde buradan uzaklaşılır. Bundan daha hayırlısı acaba ne olabilir? Mesleki toplantılar, efendim hayırsız mıdır? Kim diyor? Böyle bir şey diyen yok. Amma, fakat herhalde şu hayırlı işlerin başında gelen; şu Kur’anî, imanî dersleri böyle bir araya gelip can kulağıyla dinleyip, dinlediğimiz şeyi de öğrenip, öğrendikten sonra bizden isteneni yapmak.

-: Fiyatını verelim.

Hulusi Bey: Ben ona bir şey daha ilave edeyim ki bu söz Üstadın hayatında söylediği sözdür. Öyle ise onun bir armağanıdır. Ha. Fiyatı ver derken bunu ilk defa söyleyen, aramızda,  fiyatını verelim diyen zatı rahmetle anmak.

-: Allah rahmet eylesin. Âmin.

-: Âmin

Hulusi Bey: Birinci Söz mü muhterem?

-: Asa-yı Musa abi.

Hulusi Bey: Asa-yı Musa. Hz. Musa’nın asası ne işe yarar?

-: Efendim, ab-ı hayat çıkarmaya yarar. Kur’an’dan.

Hulusi Bey: Asa-yı Musa

-: Efendim bu Asa-yı Musa için

Hulusi Bey: Bu öyle ama öbürkü taştan.

-: Taştan, öbürkü taştan.

Hulusi Bey: Şimdi esas olan suyu nerden çıkardı?

-: Taştan

Hulusi Bey: بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ  Taşa taşa. Asa-yı Musa, Musa (a.s.) asasıyla, değneğiyle taşa vurup taştan

-: On iki

Hulusi Bey: Kaç?

-: On iki

Hulusi Bey: On iki tane çeşme. Şimdi biz bu dersi okurken, aynı şeyi okuyoruz. Hazreti Musa için bir mucize. Kur’an’da da bahsettiği için şüphe yok. Fakat bizim kalbimiz ne kadar katılaşmış ki, aynı hadiseyi bu şeyi okurken yaşayamıyoruz. Eğer öyle bir yaşantı bizde hâsıl olsaydı, mutlaka pınarları kurumuş olan gözlerimizden bu mucize karşısında bu damlalar zuhur edecekti. Evvela söyleyende böyle bir şey hâsıl olmuyor. Buradan bir hakikat çıkıyor. Bu iş yalnız cahil işi değildir efendiler. Mesela oğlu askere gitmiş bir baba, oradan gelen mektubu okuryazar çocuk bulup “Al evladım şunu oku” der. O şimdi ne babadır ne evlattır, değil mi? O okur. Onun okuması nasıl olur? Kendisi baba değil ki evlat şefkati hissetsin. Çocuk söyler, okur yani, fakat asıl baba onu dinleyendir. Evladının asker ocağındaki bir meselesini duyunca “Evladım oku, oku!” der, gözünden yaş akar. Onun için bu işler öyle de değil. Bu işler; mesele iman meselesi, İslamiyet meselesi. İman-ı tahkiki dersi okuyoruz. Yani iman-ı tahkikiden murat nedir? İmanımızı kuvvetleştirmek istiyoruz, yakîne erdirmek istiyoruz. Yakîn sözünü üçe ayıracak; birisi ilmel yakîn, ikincisi aynel yakîn, üçüncüsü hakkel yakîn. Birer basamak değil bunlar, bunların da çok basamakları var. Ne zaman bu basamaklar görülür ve çıkılır? İşte bu mesele, bu işe devam ede ede bir meleke hâsıl olur. O zaman anlar ki insan mesela ilmel yakîn mertebesi bir basamaktan ibaret değildir. Kendisinde hâsıl olacak inkişafa bakar. Burada sırası gelmişken onu söyleyelim; mademki dersimiz Kur’an dersidir, iman dersidir, Kur’an okunması dinlenmesi Müslümanları usandırır mı, imanı olanları usandırır mı?

-: Hayır

Hulusi Bey: Niye usandırmıyor?

-: Bir lezzet alıyor.

Hulusi Bey: Niye usandırmıyor, sebep ne?

-: Ruhun gıdası olduğu için…

Hulusi Bey: Şimdi biz kimin sözünü dinliyoruz Kur’an okurken?

-: Allah’ın

Hulusi Bey: Hah. Hatta ta oraya kadar git! Bil ki şu ifadeler şimdiye kadar karşılık bulamamış. Yani cin ve ins Kur’an’a muaraza edebilmişler mi? Onun mislini getirebilmişler mi?

-: Hayır.

Hulusi Bey: Aciz kalmışlar. 1400 senelik bu mübarezeye, muarazaya davet meselesi devam ettiği halde, cin ve ins buna nazire getirememişler, benzerini yapamamışlar. Öyleyse bu sözler, bu kelam Allah kelamıdır. Allah kelamını dinleyen, “Rabbimin kelamını dinliyorum” diye dese, bir mübalağa var mı bu işte?

-: Hâşâ.

Hulusi Bey: Hah! Ramazan risalesinde hafız efendileri dinlerken tavsiye ettiği şey var. Hafız efendinin yerinde, Kur’an-ı beşere ilk defa okuyan, beşere ilk defa okuyan Cebrail (a.s.) Peygamber’e okudu, Peygamber kime okudu? İnsanlara okudu. Öyle ise bugün hafız efendi kürsüden yahut mihraptan bize Allah’ın kelamını okuyor, yani Peygamber Efendimiz’in yaptığını, o nasıl insanlara duyurduysa, şu kürsüdeki veya mihraptaki zat da o kelamı Allah kelamı olarak bize duyurdu. Bizim dinleme şeklimiz bu Allah kelamıdır, demekki konuşan hafız efendi değil belki

-: Hazreti Allah!

Hulusi Bey: Beşere ilk defa bu mübarek kelamı okuyan kim? Hz. Muhammed (a.s.m). Öyleyse ondan dinliyoruz. Ona kim evvela okudu? Cebrail (a.s.). Cebrail (a.s.)’a kim okudu, kim ilham etti, kim vahyetti?

-: Allah (c.c)

Hulusi Bey: Ha şimdi böyle sıraylan bu vaziyette. Şimdi şu düşüncelerin yalnız sathiliği bile, hani şöyle yüzünden, söylemesi bir, bu tarzda söyleyen zat eğer dinlemesini de bu kaideye uydurursa, mümkün müdür ki acaba o hafız efendiyi dinlerken manevi bir zevk almasın, manevi bir lezzet duymasın? Ben zannetmiyorum. Şimdi biz asıl sadede geliyoruz. Bu dersler, yani bu okuduğumuz, gündüzleri geceleri devam ettiğimiz bu dersler hangi tezgâhtan, hangi mahzenden alınmıştır?

-: Kur’an’dan, Kur’andan alınmıştır.

Hulusi Bey: Kur’anın, haa. Öyleyse Kur’an usandırıyor mu?

-: Hayır

Hulusi Bey: Mademki Kur’an’dan alınmıştır, yüzlerce defa okunsa usandırmıyor. Şüphe bırakmıyor ki bu sözler Kuran’dan alınmıştır. Onun hassasını taşıyor. Mesela birbirimizin sözünü anlıyoruz, teypten dinlesek de, birisine “Yahu senin sesini falana benzettim”. Öyleyse bu derslerden de biz Kuran’ın kokusunu alıyoruz. Mademki Kur’an’da usandırmamak var. Kur’andan geldiğinin alameti de şu derslerin usandırmamasıdır. Herkes kendisi çok defa okuduğu dersleri düşünsün. Ben sizin gibi o kadar şey değilim. Bazen derim ki canım bu dersi mesela dün okumuştuk. Doğrusu iştihasız gibi başlarım. Fakat o iştihasızlık birkaç dakika sonra yerini mükemmel bir iştihaya bırakır. Hani sen diyordun ki dün okumuştuk bunu? Şimdi bunlar böyle bizim fikrimizde cevelan yaptıktan sonra diyeceğiz ki; biz Kur’an okuyoruz, Kur’anın tefsirini okuyoruz, usanmak yoktur, öyleyse dikkatli bulunmak lazımdır. Böyle bir cemaate, bu Kur’anı indirenin, bu Kur’anı Habibine indirenin rahmeti olur mu olmaz mı?

-: Olur.

Hulusi Bey: Bize zaten merhamet etmiş. Biz rahmete müstahakız, merhameti de istiyoruz. Merhamete muhtaç mıyız?

-: Amenna

Hulusi Bey: Mademki ihtiyacımız var, öyleyse bu derslere devam edersek, Şâri-i Hakiki kelam-ı ilahi olan bu Kur’ana gösterdiğimiz hürmetten, saygıdan dolayı bize merhamet edecek mi?

-: Edecek.

Hulusi Bey: Tereddüt etme. Kat’i bir surette merhamet edecek. Zaten etmiş ki seni beni buraya getirdi.

-: Elhamdulillah!

Hulusi Bey: Ha şimdi devam edersek, bu niyetle, işe giriş çok ehemmiyetlidir. Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Kim buyurmuş? Peygamber Efendimiz. Biz ne kadar okusak, ne kadar bilsek Peygamber’in anladığı, anlatabildiği kadar imkânı var mı? Milyonda birine fikrimizle, bu noksanımızla yetişebilir miyiz?

-: Hâşâ

Hulusi Bey: Öyleyse Peygamber (a.s.m.) neticeyi bile görüyor, neticeyi de görüyor. Ve ona göre diyor ki müminin niyeti, amelinden hayırlıdır. Öyleyse başında niyet, bu hususu derk edeceğiz. Biz Allah’ın kelamını üzerine, Allah’ın kelamına dayanan bir ders-i Kur’anî ve imanî müzakere etmek, okumak için, bir de dinlemek için.  Mesela bey okuyacak, biz neyiz?

-: Dinleyici

Hulusi Bey: Dinleyici. Şimdi böyle sıcak, falan da vurduğu zaman insanın uykusu gelir. Biraz da yorgunsa iyiceee yatağa yaklaşır. Burada otururken kendisini yatakta hisseder, başlar bir halet-i nevmiye onda görünmeye. Dikkat edelim, uyku zamanı değil. Hâşâ sümme hâşâ çoban koyunlarını teskin için ne yapar, o düdüğün adı nedir?

-: Kaval

Hulusi Bey: Şimdi bu da kaval değil, ne kavaldır ne mavaldır. Nurlu sözler kelam-ı ilahîden alınmış ve bu asrın dert elem yığını vaziyetine gelmiş, külçeleşmiş insanlarını, o müzmin dertlerden kurtaracak Kur’anî dersleri dinlemek için buraya toplanmışız. Dinleyen, öğrenmek merakında olan inşallah şifasını bulur. Yok, kalıbı getirmiş, aklı başka yerde meşgul olan yazık eder, terlediği yorulduğu yanına kâr kalır. Bu mübarek simalar elbette bu gibi noksan vaziyeti göstermezler. Benim söylemekliğim belki biraz abes oldu ama fakat hakikaten giriş için mükemmel, halis, safi bir niyete ihtiyaç vardır. Onu şu kısa sözümle temin ettimse, canım sen de bu sözleri galiba evirip çevirip bize yutturuyorsun.

-: Estağfurullah

Hulusi Bey: Vallahi ne yutturmak var, ne kandırmak var. Fakat bu meseleleri öyle bir hakikatten bahsediyorlar ki, eğer iktidarımız olsa, gücümüz yetse; bir değil yüz defa söylesek gene usandırmaz, usandırmamak lazım. E biz bilmiyor muyuz canım, sen bütün kendini bilir gösteriyorsun, biz sanki bilmiyor muyuz? Siz bilmeseniz ben size niye hatırlatayım? Bir kaide daha var; insan bir derse girdiği zaman herhangi bir mevzu hakkında bir bilgin zat bir konuşma yapacak. Ondan istifade etmek için başında diyor ki, ben zaten bu mevzu hakkında ben de konferans vermiştim. Ama neyse işte gidiyoruz, gitmesek gücenirler. Bu vaziyette giden o zatın sözleri içerisinde kendisinin bilmediği veya unuttuğu herhangi bir şeyi bulacağını tahmin eder misiniz? Giderken diyor ki zaten bunu biliyorum canım.

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

Bir önceki yazımız olan 94) ONBİRİNCİ LEM'A/ONUNCU NÜKTE VE DUA DERS - 2 başlıklı makalemizde 11.lema 10.nükte hakkında bilgiler verilmektedir.