96) BİRİNCİ SÖZ VE ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS – 2

96) BİRİNCİ SÖZ VE ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS – 2

ADAD

Hulusi Bey

 BİRİNCİ SÖZ VE ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS – 2

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

-: Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle.

Hulusi Bey: Şimdi bu zatlar derlerse ki biz asker değiliz, fakat hepimiz Allah’ın askeriyiz. Mademki mükellefiyet var, teklife tabiyiz, öyleyse Allah’ın askeriyiz. Evet, devam et.

-: Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim.

Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.
                                                              BİRİNCİ SÖZ

            “Bismillah” her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. “Bismillah” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle. Şöyle ki:

Bedevi Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakilerin şerrinden kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için,

Hulusi Bey: Yani ne biz bedeviyiz ne de bedevinin halini yaşamak… bu dersimiz. Çünkü diyecek, ne diyecek? Çöl neresi?

-: Bu dünya.

Hulusi Bey: Dünya. O bedevi kim?

-: Biz

Hulusi Bey: Biz. Biz şu dünyaya ihtiyarımızla mı geldik?

-: Hâşâ

Hulusi Bey: Bizi bu dünyaya getiren yani bizi yaratan kim?

-: Allah

Hulusi Bey: Niye yarattı? Kendisini tanımak, O’na karşı vazifemizi bilmek için. Başıboş değiliz. Yeter, ondan sonrası çıkar, buyur.

-: İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazı idi. Diğeri mağrur… Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı… Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şaki defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Hulusi Bey: Burda bir şey hatırladım. Yatsı namazını kılmak, bir farize-i zimmeti yerine getirmek, o bahiste dediği gibi, ne olur ne olmaz ölüme benzeyen uykuya girmezden evvel son vazife-i ubudiyeti yapmak demek olan yatsı namazını kılmak gibi bir tabir var mı?

-: Var.

Hulusi Bey: Var. Şimdi yattık. Sabahleyin kalktık, müslüman kalkışı ha. Nasıl, ne diyeceğiz uykudan kalktığımız zaman?

-: Eşhedü en la ilahe illallah.

Hulusi Bey: Senin ki güzel çok iyi. Başka, bizim çocuklara öğrettiğimiz nedir? Sen söyle, babanı şey etme, mahcup etme. Ondan öğrendiğini söyle, fazla bir şey istemiyoruz.

Ya Fettah, ya Rezzak, ya Âlim, ya Allah.  Biz de cari olan usul bu. Ya Fettah, ya Rezzak, ya Âlim, ya Allah.  E şimdi âlem kapıları karanlıktan aydınlığa çıkacak. Karanlığı getiren kimdi, aydınlığı getirecek kim?

-: Allah

Hulusi Bey: Sen güneş dersin, güneşi getiren kim? Tanyerinin ağarmasıyla oluyor bu iş, tanyerini ağartan kim?

-: Yine O.

Hulusi Bey: Bizim ışığa ihtiyacımız var, yani nura ihtiyacımız var. Hangi nura? İman nuruna. Peki yeter.

-: Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?

            Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.

Hulusi Bey: Şimdi o temsilden hakikate geçmek için tatbikatta denecek ki bugün bir şehir ahalisini böyle bir tek emirle, bir adamın çıkmasıyla bir tarafa sevkinin misali var mı? Hatıra geleni söylüyorum.

-: Var, haşir.

Hulusi Bey: Şimdi zahirde böyle bir şey olmuyor, fakat meselemiz halkın muti veya asi olmasındadır. Meselemiz iman meselesidir. Halk iman ile Kuran ile Rabb-ı Rahim’lerine bağlı iseler, Cenabı Hakk’ın emri budur diye bir vaizin kürsüden söylemesi, o dinleyiciler üzerine tesir eder mi etmez mi?

-: Eder.

Hulusi Bey: O kendisinin emridir, bu ben böyle istiyorum, böyle yapın demiyor. Mesela askerlikte kumandan “Ben” der, “Böyle emrediyorum, böyle istiyorum” der. Fakat vaiz efendi “Allah (c.c.) bizden kulluk istiyor, namaz istiyor, bütün bu kulluğun başında bizden namaz istiyor, günde beş vakit namaz farzdır, bunu herhangi bir özür olmadan, kati mecburiyeti olmadan terk edemezsiniz, terk ederseniz mes’ul olursunuz. Allah hem Erhamürrahimin’dir, hem de Azizün-züntikam’dır” gibi şiddetli sözleri konuşuyorsa, mümin olan zat “Adam sen de!” mi der, yoksa bundan mütenebbih olur da vaizin söylediği söz kendi kesesinden değil, belki Allah kelamı olarak Allah’ın kelamını bize duyuruyor. Öyleyse kabul edelim. Kabul edersek ne olur? Dünyada da mesut oluruz, ahirette de mesut oluruz. İnanıyoruz çünki imanın rükünlerinden birisi de ahirete imandır. Yalnız dünya için mi halk olunduk? Herkes diyecek hayır. Tasavvur edin ki; dünyaya gelen bir zat iman dairesinde fakat ömrü boyunca yüzü gülmedi, rahat etmedi. Bu vaziyetiyle de burdan gitti. Eğer ona böyle dokunsan teessüründen ağlayacak. Bunu teselli edecek bir şey söyleyin bakayım. 

-: Ebedi saadet.

Hulusi Bey: Ses sanatkârı gelmiş, oraya mı götüresiniz?

-: Hayır 

Hulusi Bey: Saza caza mı götüresiniz? Ne yapasınız? Ona bir şey söyleyeceksin ki; kardeşim biz burda rahat etmeye gelmedik. Sen de bilirsin ki iki cihanın fahri Hz. Muhammed (a.s.m.) dahi ki şu âlem ve önümüzdeki âlem, hepsi, bütün mevcudat onun yüzü suyu hürmetine halk olunduğu halde, kavminden, amcasından enva-i ezayı o zat gördü. Sen nasıl tahmin ediyorsun ki bu âleme gelmek yalnız keyif sürmek, eğlenmek, hiçbir vazife yok, yalnızca nefsin arzularını yerine getirmek? Bunu hiçbir müslüman diyemez, öyleyse mademki seni bu âlemde rahat ettirmedi, merak etme, ebedi rahat edeceğin bir dar-ı beka var, dar-ı saadet var. Hay Allah senden razı olsun, beni güzel teselli ettin demesi lazım, eğer imandan nasibi varsa ki inşaallah var. İşte mümin böyle şeylerden lezzet alır, bu hakikatlerden teselli bulur, oh elhamdülillah, Müslüman olduğuma, mümin, muvahhid olduğuma, beni iman ve İslam dairesinde bulundurduğuna Rabbime hadsiz hamd-ü şükürler ederim diyecek. Evet buyrun.

-: Demek her bir ağaç, “Bismillah” der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, “Bismillah” der. Matbaha-i Kudret’ten bir kazan olur ki; çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillah” der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en latif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, “Bismillah” der.

Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona müsahhar olur. Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemal-i sühuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki;

Hulusi Bey: En güvendiğin katılık ve hararet değil mi? Bunlar da emir tahtında hareket ediyorlar ki, bu yumuşak ipek gibi şeyler taş gibi sert olan toprağı yahut taşa rastlarsa Allah namına der, ordan bir yarık açılır, o orda faaliyetine başlar, devam ettirir. Söyleyecek daha lüzum yok işte hararet en şiddetli zamanında bakarsın o yeşil renk solmuyor. En güzel dikkatle, zamanımızın en güzel fenni boyasıyla boyanmış bir güzel kumaş, o şiddet-i hararette güneşin karşısında tutulsa herhalde birkaç gün içerisinde rengi değişir mi?

-: Evet, değişir.

Hulusi Bey: Ama yeşil yaprağın, efendim esasen yeşilde, şimdi sen fenni şeyini söyle, ona ben bir şey diyemem, yeşiller zaten ziyayı şey ederler, massetmezler, iade ederler de ondan dolayı değil mi? 

-: Efendim yeşil perdeler de şey oluyor, soluyor.

Hulusi Bey: يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَمًا diyecek. Evet. 

-: En güvendiğin salabet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (A.S.) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَمًا

âyetini okuyorlar.

            Madem her şey manen “Bismillah” der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi “Bismillah” demeliyiz. Allah namına vermeliyiz. Allah namına almalıyız. Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız…

Hulusi Bey: Ama gelsin de ha ne olursa olsun, böyle dersek? Allah namına ver, Allah namına al. Öyleyse Allah namına vermeyenden alma. Yani sana biliyorsun ki bu adam bir minnet yüklüyor. Şimdi küçük bir şey veriyor sana, fakat ondan sonra sana tahammül edemeyeceğin bir iş yükleyecek, dikkat et. 

-: Sırtıma binecek.

Hulusi Bey: O zaman senin ağzını sulandırdı, olmuş bir meyveyi sana verdi, fakat beleş vermedi. Çünkü Allah namına vermedi, Allah namına veren, minnet yüklemeyecek. İkindi dersinde وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ izahında, Onun tefsirinde ne dedi? Mal benimdir, benim namıma verin diyor. Kimin ya? Meyve kimin? Efendim falan beyin. Yok hâşâ. Ağacın. Olmadı. Herhalde bir sahip bulacaz. Bize bir sahip bul ki, mesela hırsız gelirse, ağaçtan meyveyi koparırsa, ağaç men eder mi? 

-: Hayır

Hulusi Bey: Fakat büsbütün yok deme de, o Risale-i Hamidiye’den bilmem okudunuz mu, Risale-i Hamidiye’yi? Risale-i Hamidiye’de Kanarya Adaları’nda mı ne, bir ağaç varmış ki, maymunlar onun meyvesini yemek için onun üstüne çıktığı zamanda, kollarını şey ederek maymunu bağırta bağırta canını çıkarıyorlarmış. Bu hangi dersteydi? İnanmayana Risale-i Hamidiye bende var. 

-: Hüseyin-i Cisri Hazretlerinin değil mi?

Hulusi Bey: Efendim?

-:  Hüseyin-i Cisri?

Hulusi Bey: Hüseyin-:i Cisri, Trablusşam ulemasından Hüseyin-i Cisri. Tercümesini yapan da Manastırlı İsmail Hakkı. 

-: Hindistan’da da varmış o şekilde.

Hulusi Bey: İşte bilmiyorum ben, yerini kat’i söylemiyorum, fakat var. Seyyahların dediğine göre orda, filan yerde böyle var. Çok ibretamiz şeylerden bahseder. Fakat maalesef yani bizim devremizde yetişenler de orda kullanılan ifadelerden doğru dürüst mana çıkaramazlar. Çok ağdalı, Osmanlıca’nın koyusu. Manastırlı İsmail Hakkı zaten o mübarek zat, muğlak şey eder. Kendisi gibi zannediyor, herkes anlar zannediyor. O zamanda edebiyat o şekildeydi.

-: Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

Hulusi Bey: Bu nimetlere karşı

-: Elcevab: Evet o Mün’im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir’dir.

Hulusi Bey: Sen halkayı teşkil et, yok yok o değil, fiyatını vereceksin işte.

-: Başta “Bismillah” zikirdir. Âhirde “Elhamdülillah” şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san’at olan nimetler Ehad-i Samed’in mu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir.

Hulusi Bey: Şimdi başta Bismillah diyoruz muhterem. Sonunda da elhamdulillah diyoruz. Ortada bu tefekkür meselesini ihmal ediyoruz. Bu kıymettar nimetler kimindir, kimin hediyesidir? Ehad-i Samed’in. Birdir, hiçbir şeye de ihtiyacı da yoktur. Bizim gibi meyveyi görüp ona seğirtsin, ekmeğini görsün onun arkasından koşsun, eti görüp ondan almak istesin, böyle bir şeye ihtiyacı var mı Allah’ın?

-: Hâşâ

Hulusi Bey: Fakat biz bu saydığımız maddelerin daha çeşitlerine de ihtiyacımız var. İşitsek ki turfanda bir meyve gelmiş, aşağı meydanın ta dibinde ufak bir dükkânda satılıyor, zaten bizde nefis mi var canım hepsi ölmüş işte, ondan sonra yallah. Nereye gidiyorsun? Şimdi mesela kiraz gelmiş, yarış. Gideceğiz ta aşağı meydana, onu bulacağız, nefsin emrini yerine getireceğiz. Bizim pehlivanımız öyle diyor, “Pehlivanın sırtını yere getirmek şey değil, nefsin sırtını yere getirmek pehlivandır” diyor. Hasmının sırtını yere getirmek pehlivanlık değil diyor, belki nefsin sırtını yere getirmek. Bu zat için, bizim pehlivanımız biliyorsun da. Arkamızdan mektubu gönderir, bizi uyandırıyor. Sakın ha, gözden uzak oldun diye, nefsine uymayasın ihtiyar! Buyur.

-: Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zahirî mün’imleri medih ve muhabbet edip, Mün’im-i Hakikî’yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

            Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm.

Hulusi Bey: Vesselâm Peki bitti efendim, orayı kapat. Şimdi sen nereyi istiyorsan ondan oku. Sizin arzunuzu yerine getirmek için.

اَشْهَدُ اَنْ  لآَ اِلٰهَ اِلاّٰ اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدٌ عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ

Hulusi Bey: Elhamdülillah

-:

(Âyet-ül Kübra)

-: Kâinattan hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır.

             بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلكِنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

Hulusi Bey: Kâinattan hâlıkını soran bir seyyahın gördükleridir. Seyyah da müellifi müşairun ileyhtir. Şimdi bu meclisten haberdar mıdır?

-: Amenna

Hulusi Bey: Sen ki uyanık bir zatsın.

-: Efendim! Beni konuşturmayın, iyi olmaz.

Hulusi Bey: E şimdi diri olsa, dersin kulağı çınlasın. Bu hayat-ı faniyeden âlem-i berzaha intikal ettiğine göre ne diyelim?

-: Allah rahmet eylesin. Allah razı olsun. Allah rahmet etsin. Âmin!

Hulusi Bey: Allah ebediyen razı olsun. Rahmet etsin. Evet, inanıyorsan inşâallah şefaatine de mazhar etsin. O zaten kendi hayatında diyor, mademki bir tek müminin imanını kurtarmasına bedel, ben sizler şahit olun ki cehenneme girmeye razıyım. Orda bizi halimize bırakır mı yahu? Allah esirgesin; ayırsınlar bizi cehenneme götürsünler, o da bize sahip çıkmasın. Herhalde Peygamber Efendimiz’in iltiması için ona seğirtecek. “Ya Resulallah, bunlar beraberce çalıştığımız iman dersi arkadaşlarımızdır gidiyorlar, şefaatinizi umarız” dese acaba Peygamber-i Zişan onun ricasını kabul etmeyecek mi? Benim böyle şeylerde tereddütüm yok elhamdulillah. Mutlaka onun sözü dinlenecektir. Pekâlâ.

-: Varlığı baki olan, kendiliğinden varlığı var olan.

Hulusi Bey: Yani. Yani lazım demek. Ol Vacib’ul Vücud’dur. O’nun varlığı 

-: Mutlaka lazımdır.

Hulusi Bey: Onsuz bu âlem durur mu?

-: Duramaz, mümkün değil.

Hulusi Bey: Yani bir an Allah’sız, şu kâinat, bu muhteşem vaziyetiyle, bu intizamlı deveranları üzere devam ettirebilir mi?

-: Hâşâ

Hulusi Bey: Buna imkân yok. Demek ki daimi, öyle bir kuvvet var ki, zaafa uğramak yok. Bunların bir tanesi kıl kadar hududunu aşabilir mi, geçebilir mi?

-: Geçemez.

Hulusi Bey: Geçemez, geçse zaten kıyameti koparacak, hiçbir şey nizamında kalmaz. Evet,

-: Ve mevcudiyeti semavatın mevcudiyetinden daha zahir bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder manasıyla Birinci Makam’ın birinci basamağında:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ السَّمٰوَاتُ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّسْخِيرِ وَ التَّدْبِيرِ وَ التَّدْوِيرِ وَ التَّنْظِيمِ وَ التَّنْظِيفِ وَ التَّوْظِيفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

denilmiştir.

            Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema denilen ve mahşer-i acaib olan feza gürültü ile konuşarak bağırıyor: “Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.” der.

-: Efendim mahşer-i acaip demesinin manası nasıl?

Hulusi Bey: Orda öyle teşhirler var ki, yani oraya gitti ya, baktı ki o göründüğü gibi hiç böyle sessiz sedasız bir memleket değil. Yukarıda anlattı ya, öyle büyük küreler var ki, ateş saçıyorlar.

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

Bir önceki yazımız olan 95) BİRİNCİ SÖZ VE ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS – 1 başlıklı makalemizde birinci söz ve bismillah hakkında bilgiler verilmektedir.