97) ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS – 3

97) ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS – 3

ADAD

Hulusi Bey

ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS – 3

Hulusi Bey: E bir an için, aklıda da beraber ya oraya çıktığına göre, eğer bunlar kazara birbirine çarpsalar acaba ne olur diye düşünün. Bu iki tane kabak değil, iki karpuz değil. Koca küre fevkalade bir süratle dönüyorlar. Şimdi bu büyük işler, bu büyük işler idaresiz, tedbirsiz, emirsiz, kendi kendine olur mu? Haşa.

-: Hâşâ

Hulusi Bey: Bunu hangi tabiata, hangi esbaba, hangi maddeye havale edebilir? Aklı olan herhalde diyecek bunlar da sahipsiz değil. Bu deveran, bu seyeran, bu cevelan elbette failsiz olamaz. Bir faili var, nerede? Görünmüyor ama var. İster istemez biz diyoruz ki işte bu esmasıyla sıfatıyla tanıdığımız Allah-u Zülcelal ve’l-Kemal hazretlerinden başka değildir. Çünkü semavatı bina eden de O. O küreleri o semavata yıldız yapan da O. Onlara ikmalsiz bu nurlarını devam ettiren yine O. Bu kadar süratleriyle beraber gayet intizamlı bir hareket veren, birbiri içerisinde karmakarışık gibi döndüren yine O dur. O karışıklık içinde yine intizamlı oluyor. Kabil mi O’nun iradesi olmadan? Şimdi bakın; trafik kazaları az mı çok mu?

-: Çok

Hulusi Bey: Çoğu neden oluyor?

-: Dikkatsizlikten.

Hulusi Bey: Süratten. Ben geçeceğim sen geçeceksin diye. Yani bir maddesi de bu. Nihayet beşerdir, acizdir. Biraz da kafasını oynatacak bir su, mu yutmuşsa, ondan sonra elbette o araba ve içindekilerle beraber her gün duyduğumuz hadiseleri yine duyarız. O sükûnetli memlekette, oraya gidince bu vaziyeti gördün mü, şimdi hayalen gitsen bile herhalde diyeceksin; keşke buraya gelmeseydim. Zaten gitmiş, Tebareke’yi okumuyor musun?

هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ٭ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَس۪يرٌ٭

Yani ben karışık bir şey görürüm bulurum diye zanettim ama geldim, yoruldum, hiçbir intizamsız bir şey göremedim. Her şey yerli yerince, çok süratli işler dönüyor ama hiç hududundan aşan yok, intizamı bozan yok. Gayet muntazam bir memleket, bir şehir halkı gibi o koca küreler o kadar muti bir vaziyette faaliyetlerine devam ediyorlar ki, ister istemez “Fesübhanallah, senin gücün her şeye yeter!” demeye mecbur oldum. Geçen gün burada ufaklarını da söyledim. İnsanın midesine giren yiyecek maddeleri içeride inhilal ediyor mu, eriyor mu? Zerrat-ı taamiye yani yiyecek zerreleri haline ufalıyor mu? O kadar da ufalıyor. Bu zerrelerin herbirisi vücut binasının neresinde kullanılacaksa oraya gidiyor mu?

-: Evet

Hulusi Bey: Onlar da gidiyor. E bunlar da şuursuz? Hem şuursuz, hem de böyle şuurlu işi yapsın, imkân var mı?

-: Mümkün değil.

Hulusi Bey: Öyle ise

-: Gönderen birisi var.

Hulusi Bey: Kandaki o kırmızı beyaz yuvarlaklardan tut, beden hüceyratına giden zerrat-ı taamiye ye kadar hepsini, onun küçüklüğüne değil, o küçük şeyleri de idare eden var, yerine götüren var. Canım öyle biraz akıllıca konuş diyeceksin evde, dersen ben de zaten akıl bilmiyorum var mı yok mu? Var mı bizde akıl?

-: Elhamdulillah var.

Hulusi Bey: Akıldan çıksak mükellefiyetten kurtuluruz. E şimdi bunları böyle uyumlu bir iş yapıyorlar, hem camidler şuurları yoktur, nereye gideceklerini bilmezlerken, bunları gayet hikmetli, yerli yerince götürüp orada istihdam eder. O beden hüceyresine gönderir, beden hüceyresi dediğimiz, yani bir şehir değil ha, ufacık bir hüceyre. O zerre oraya gidecekse, onu oraya gönderen var. Semavatta küreleri nasıl intizamla idare ediyorsa, bedende de mideden işini gören zerrat-ı taamiye haline gelen o zerrecikleri de yine bedenin aktarına sevkeden yine o Kadir-i Zülcelal ve’l-Kemal Rahmanurrahim olan Allah’tır. Başkasının müdahalesi var mı? Buna bir misal daha söylemiştim. Zerratın şeysine, arı kovanlarını misal getirdim, tekrar edeyim. Arı kovanlarını bilirsiniz, arının oğul vermesi de vardır. Oğul verir yuvasından çıkar, petekten çıkar, kovandan çıkar, ne ad verirsen ver. Havada dâhilinde arkasında bir iz bırakmadan gider. Yine o izsiz yoldan geri döner. Gelir peteğine kovanına girmek ister. E yüz tane, beşyüz tane kovan var meraklılara göre. Onların içerisinden hangi kovandan çıktıysa oraya girmek ister. Onlar böyle vız vız vız vız vız vız böyle tam kapısının,  kendi kovanının kapısında mani kalmadığını görür görmez şimşek gibi oraya girer. Getirdiği metaını da içeri sokar. Oraya girdikten sonra işleyecek. O çiçekten ne çıkaracak? Şimdi sen de mütefennin bir zatsın, o çiçeği al da biraz bal yap bakayım.

-: Efendim samanı alsınlar süt yapsınlar. Samandan süt çıkarsınlar.

Hulusi Bey: Samandan ne yaptılar?

-: Süt süt

-: Yapsınlar diyor, yapsınlar diyor.

Hulusi Bey: O başka, o ayrı mesele. Neyse, fazla sözü uzatmayalım. Nedir bu davamız? Zerrelerin de kürelerin de, Allah’ı var. Allah’sız olabilir mi?

-: Haşa

Hulusi Bey: Bunlar mademki böyle gayet intizam var, güzel bir nizam var, bu nizamı intizamı da bozmuyorlar; öyleyse bunları idare eden zat da her şeye gücü yeten bir Allah’tır. Biz bunu anladıktan sonra rahat et, rahat. Bunları böyle intizamla idare eden, bize rızk ettiği lokmayı mide fabrikasına koyup bunu hall-i hamur edip zerrat haline getirip bedenin aktarındaki muhtaç yerlere, ihtiyacı olan yerlere, tam yerine ama boşa değil, illa oraya götüren var. O da O (c.c). Dünyanın her tarafında, ister mide fabrikasın da olsun, isterse şu kâinat şu feza fabrikasında olsun, işler var mı, faaliyetler?

-: Var.

Hulusi Bey: Şu faaliyetler hakîmane mi?

-: Hakîmane?

Hulusi Bey: Öyleyse bunlar gösteriyor ki bu faaliyetin Fail-i Hakiki’si hakîm bir zat.

-: Amenna

Hulusi Bey: Her şeyi hikmetle idare ediyor. Rabbimizi evsafıyla tanımak vazifemizdir. Fakat zatını, sen de Hz. Musa gibi diyebilir misin, o ulul-azim bir peygamberiken ne dedi?

-: Ya Rabbi cemalini göster!

Hulusi Bey:

 رَبِّ اَرِن۪ٓى اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ى وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪ىۚ

Sen beni göremezsin. Bunda bir ders var. Musa (a.s.) ulul-azim peygamberlerdendir. Kelimullah’tır. Onun bu talebi kabul edilmedi. Bu dünya gözü ile daha kimse O’nu görebilir mi? Bir tek zat gördü, o da Hz Muhammed (s.a.v.).

Essalatu vesselamu aleyke ya Resulallah!

Essalatu vesselamu aleyke ya Habiballah!

Esselatu vesselamu aleyke ya Seyyidel evveline ve’l ahirin!

Evet.

-: Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema denilen ve mahşer-i acaib olan feza gürültü ile konuşarak bağırıyor: “Bana bak! Merakla aradığını

Hulusi Bey: Orda bazen gürültü de çıkar ha! Biliyorsun değil mi?

-: Evet.

Hulusi Bey: Ra’d, Ra’d bağırıyor, Melek-i ra’d bağırıyor. Sizlere müjde, geliyoruz. İhtiyacınız yani susamışsınız, size geleceğiz. Katrelerin diliyle melek-i ra’d bağırıyor.

-: Yaygın yaygın yağmur.

Hulusi Bey: Yaygın yaygın ya şimdi sen, yaygın değil, bu sene kar yağdırmadı dur bakalım, Allah sonumuzu hayretsin.

-: Âmin

Hulusi Bey: Evet, buyur. O tarafta da yağmur duasına ihtiyaç varsa bizde müstecab-ı deavat biz zat vardır, yolluğunu gönderin oraya gelsin.

-: Efendim herhalde oraya kadar yetişiyor ki sokakları su alıyor bazen

Hulusi Bey: Ne?

-: Sokakları su alıyor bazen.

Hulusi Bey: Buyur.

-: Ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.” der. O misafir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar; müdhiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:

            Zemin ile âsuman ortasında muallakta durdurulan bulut, gayet hakîmane ve rahîmane bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir ve harareti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta’dil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi; birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczaları istirahata çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra “Yağmur başına arş!” emrini aldığı anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.

Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmane ve kerimane istihdam olunur ki, güya o camid havanın şuursuz zerrelerinden herbir zerresi; bu kâinat sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle; zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatın telkîhine vasıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafından gayet şuurkârane ve alîmane ve hayatperverane istihdam olunuyor.

Hulusi Bey: Nerdesin? Bir şeyin başımı orası?

-: Sonra yağmura bakıyor,

Hulusi Bey: Ordan ordan okunur, biraz da sen oku.

-: Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki; güya rahmet tecessüm ederek katreler suretinde hazine-i Rabbaniyeden akıyor manasında olduğundan, yağmura “rahmet” namı verilmiştir.

            Sonra şimşeğe bakar ve ra’dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki; pek acib ve garib hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: “Atılmış pamuk gibi bu camid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet kadîr ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def’aten meydana çıkar, iş başına geçer ve gayet fa’al ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemadiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve isbat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir ve gayet lütufkâr ve ihsanperver ve gayet keremkâr ve rububiyetperver bir hâkim-i müdebbirin tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak gözyaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür,

Hulusi Bey: Sübhanallah.

-: Güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.”

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

Bir önceki yazımız olan 96) BİRİNCİ SÖZ VE ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİ DERS - 2 başlıklı makalemizde 1.söz ve Âyet-ül Kübra hakkında bilgiler verilmektedir.