114) OTUZÜÇÜNCÜ SÖZ/OTUZBİRİNCİ PENCERE (İNSAN PENCERESİ) DERS – 2

ADAD

Hulusi Bey

 OTUZÜÇÜNCÜ SÖZ/OTUZBİRİNCİ PENCERE (İNSAN PENCERESİ)

DERS – 2

Hulusi Bey: Müslümanlar kati surette emin olsunlar ki; bizim ne elimizden, ne dilimizden birbirimize zerre kadar zarar gelmez, işte müslüman. Peki, mü’minin bir tarifi de var. Mü’min ol kimseye denir ki, ona can, mal, ırz emniyet edilebilir, herkes canını malını emniyet edebilecek derecededir o adam, işte mü’min odur. Amentüyü bilenle olmuyor. İşte imanımız o mertebede olacak ki, herkes diyecek ki bu adam mü’mindir, buna emniyet edilir. Ne? Para, mal, can, ırz her şey teslim edilse katiyyen hıyanet etmez. Mümin demek emin kimse demek. Ona emniyet olunur demek. Bu adam mümindir, muvahhiddir, Ehl-i sünnet vel-cemaattendir, hıyanetini gördün mü? Öldü daha bir şey söyleyemem. Söyle. Ört kardeş. Ben bu şeye, bu iki noktaya bazen temas ediyorum ehemmiyetinden dolayı. Yoksa evet herhangi bir kardeşimizde ihsan ve iman meselesinde bir şeyim var endişem var, onlar bunu bilmiyorlar, yapmıyorlar demek istemiyorum. Fakat işin ehemmiyeti var, bizde de nefis var. Nefsin tehlikesi, etrafımızdaki arkadaşlarımızın tehlikesi, dünyanın tehlikesi, şeytanın tehlikesi gibi 4 tane ehemmiyetli düşmanlarımız var. Bunlara karşı çok kuvvetli imana, çok ihvan-î bağlara ihtiyacımız var. Herkes bizden selamette olmalı, herkes bizden emin olmalı, ne İslamiyet’e muhalif onlara elden, dilden bir tecavüzümüz olsun, mesela canım tecavüz ederse de gidesin yumruklayasın tokatlayasın bu değil. Mesela oturuyorsun burda, yarenlik yani eğleniyoruz. Birinin ayağına ip tak bak. O da hazırdır, işte oldu dedikodu, işte İslam’a yakışmayan bir hal. Gıybet etmek. Gıybet ne yapar? Amal-i salihayı yakar. Büyük bir vebal üzerimize kalıyor. Söylediğimiz şeyden bir faide hâsıl olmalıdır. O adam burda hazırsa, gıybetin de tarifi bu, o adam orda hazır olsa bu sözden müteessir olacak. Evet, gıybet edilir ama sena edilir, iyiliğinden bahsedilir. Allah filan adamdan razı olsun, bugün şu hayrı yaptı, ben gözümle gördüm, diğerlerine teşvik olarak. Eğer o zat bundan hoşlanmıyorsa bir hayır sahibi gördüm diye yine teşvik şeysiyle fakat niyetine onu alarak ismini söylemeden ondan zımnen bahsedin, kapalı bir surette deyin ki bugün bir zat mesela İzzetpaşa’da şu kadar bin lira teberruda bulunmuş. Fakat ismini de katiyyen açığa vurdurmamış. Bir fakirle göndermiş demiş ki bunu götür ver, kimden diye kat’iyyen bahsetme, götür ver. Bu gıybet olur mu? Olmaz. Şimdi bunu söyleyip başkalarının iştahını açmak, belki onda da hamiyet damarını tahrik etmek bir iyiliktir, bir ahlaki vasfını kamçılamaktır. Bunu yapmak varken bir tanesi birini biraz methediyor, bırak sen de, ben onun nasıl cemaziyel evvelini bilirim. Hah işte şimdi gitti. Artık al da yürü. Taaa artık o namaz vakti geçiyor. E ne ettin birader. Aha öğle namazından çıktın ahan ikindi ezanı okunuyor, ikindiden çıktın aha akşam ezanı okunuyor. Ne yaptın? Onun bunun kötülüklerini söyleye söyleye bu vakit kıymetlendi mi?

Bu ömür geçiyor, yarın birisi dese ki bir adam, şimdi her saatimiz belki yerine göre bir milyon değeri var. Bir milyon değerinde, mesela üç milyonluk servetini kumara vermiş derken vah vah, yazık ya. Düşünelim ki ikindiyi kılmış akşam ezanı sırasında da yıkılmış oraya. Ama hepsi kahvede dedikoduylan vakit geçiriyor. Mümkün mü değil mi, olur mu olmaz mı? Şimdi bu halde, bu vaziyette bir adamı yahut birkaç adamı çekiştire çekiştire ondan sonra, gitti. Bu geride kalanlara bir ibret olması için, illa onu böyle gözümüzün önüne getireceğiz, bu gıybetin bizim hakkımızdaki azim tesirini görelim. Lazım değil yahu. Cenab-ı Hak bizi hayvanlardan ayırmış, mümtaz bir mahlûk, mükerrem bir mahlûk yapmış. İdrak ediyoruz, iyilik nerde, kötülük nerde, bunu düşünebiliyoruz. Mademki ömür sermaye-i aslîdir. Sermayemizi böyle savurmak, birdenbire ölüm gelirse müflis vaziyette, o başka. Diğer husus kendisinde bir şey görmüyor, amelini beğenmiyor, o iyi bir vasıftır fakat böyle, böyle. Biz ömrümüzü kötüye harcarsak, ömrümüzü malımızı kötüye harcamak için mi Cenab-ı Hak bu âleme gönderdi? Yoksa burada kendisinin rızasına muvafık amellerle o vaktimizi geçirelim de kıymetlendirelim. Ha şimdi şöyle oturuyoruz, burada elhamdülillah dedikodu yok. Bak hepimiz bu şeyi biliyorsunuz, zaten söylediğimiz şeyler bilmediğiniz şeyler değil ki. Hepsi var. İşte nasihatin ehemmiyeti budur. Evet, nasih bir vaiz değilim ben, böyle bir salahiyetim de yok. Fakat şu hakikatlere temas ediyoruz, belki lazımdır, Cenab-ı Hak bizi söyletiyor. Evet, eğer sizin fikrinizi bulandıracak bir şey hatıra gelirse benim nefsimin müdahalesi ile söylenmiştir, onları reddedersiniz, onu kabul etmezsiniz. Fakat şimdi şu vaziyet gösteriyor, hangi aklı başında adama şu cüzdanındaki banknotları çıkar da savur deseler? Yani paranın da kıymeti yok zaten haydi kaldır at, atamıyorsun niye? Para kıymetini kaybetmiş ama yine cüzdanında rahat rahat oturtuyorsun onu. Niye? E akıl bunu icap ettiriyor, geçimin ondan, çoluk çocuğun infakı onunla. Savurur mu insan? Peki, asıl sermayemiz ömrümüzdür. O ömrü bize veren, bu ömrü hayale sarf etmek için mi vermiş, yoksa kendi rızasını kazanmak yolundaki güzel amellerle süslemek için mi vermiş, kıymetlendirmek için mi vermiş? Elbette bunu her aklı başında olan diyecek ki bize ömür bir sermayedir verilmiş, bu sermaye ile ahiretimiz için lazım olan metaı temin edeceğiz. Nedir meta, nedir bu zâd? Ahiret zâdı, bu nedir zâd? Orada geçecek meta nedir? Kaç defa temas ettik ki kabre girdiği zaman insanın iki şeyi girer, birisi imanı, diğeri amel-i salihi. Ondan başkası kendisinden ayrılır. Mademki her zaman ölüm gelebilir, öyleyse vaktimizi zayi etmeyelim. Dükkânı kapat, memuriyete gitme, istifa et, ya da tahsilini bırak, onu demiyoruz. Hangi işi tutarsan tut, bil ki o son gün var ya, sabah namazından başladığın gün, o gün ömrünün sonudur. Böyle kabul et, böyle uyanık bir surette o gününü geçirmeye bak ki mümkündür ki son gündür. Ne kaybedeceğiz? Cenab-ı Hak evet bizi ömürlerini, ahiretlerini kazanmaya yani Allah’ın rızasını yolunda sarf etmeye muvaffak olan hayırlılar zümresine ilhak buyursun.

-: Âmin.

Hulusi Bey: Şimdi evet bu ömrün bu surette harcanmasında herhalde neyimiz var? Kârımız var. Hem Allah’ın rızasına muvafık amel oluyor. Aleyhissalatu vesselam bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor. Mealini söyleyeceğim çünkü metin tamamıyla hatırda olmazsa o zaman mesuliyet var. Bildiğim bir hadis ama tamamını da toparlıyamıyorum, belki yanlış olur diye mealini söyleyeceğim. “Sizin hayırlılarınız ömürleri uzun, amelleri güzel olanlarınız” Cenab-ı Hak bizi de Hazreti Peygamber’in şu surette medih buyurduğu zümreye katsın.

-: Âmin!

Hulusi Bey: Yani bakiye-i ömrümüz nedir bilmiyoruz. Fakat ömrümüzü uzun ederse amel-i salihe de muvaffak etsin de o ömrümüz kıymetlensin ki, Çünkü Cenab-ı Peygamber (a.s.m.)’ın sizin hayırlılarınız ömürleri uzun, amelleri güzel olanlarınızdır senasına Cenab-ı Hak bizleri de lütfuyla dâhil buyursun.

-: Âmin!

Hulusi Bey: Neydi şimdi? Bazen unutuyorum.

اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًۜا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ

Evet, bu ayet-i kerimenin inşallah şumuluna hepimizde dâhil oluruz. Onun için evet, dönüp dolaşıp aynı şeyleri söylüyoruz, sıkılmayın, tekrarında fayda var. Şimdi bizi büyüklerimiz bu surette yetiştirmişler. Beynel havfi verreca olmalıyız. Allah’tan daima korku üzere bulunalım, Allah’tan da asla ümidimizi kesmeyelim. Ne ümidi? Affolunmak, merhamet olunmak, mağfiret olunmak ümidini kaybetmeyelim. Şimdi geldik mi, tevhidden bir pencere dinleyeceğiz. Pencereyi anladık, iki vasfını söylemiştim pencerenin; birisi içeriye nur girer ziya girer, ikincisi içeridekiler hariçteki eşyayı görür, o eşyadan Halık-ı külli şey’e intikal eder. O pencereler buna yarar. Üçüncü şeyi de, o pencereler içeride sıkışmış, bozulmuş havayı boşaltmak değiştirmek için açıp kapamaya da yarar. Bu üç şeysi vazife pencereden beklenir. Şimdi bizim dersimiz pencere-i tevhiddir. Göreceğimiz her şeyden bir olan Rabbimiza delalet edecek, delil olacak çok şeyler göreceğiz. Ordan Halık’imizi tanıyacak, O’nun bize bu tevhid dinini bahşettiğinden dolayı bütün zerrat-ı vücudumuzca elhamdulillah diyeceğiz. Onun için dersin ehemmiyeti vardır, iyi dinlemek lazım. Bir mesele ki bize iman noktasında kuvvet verecek, terbiye-i imaniyemizi geliştirecek, o dersin neresi çirkindir, her tarafı güzeldir. Bahusus nakıs insanların değil, belki ilhama mazhar bir zatın hazine-i hassa-i Kur’aniye’den aldığı cevherlerdir bunlar. Bunlara bu gözle bakmalı, öyle dinlemeliyiz. Şimdi de Cenab-ı Hak nasip etmiş böyle bir zamanda be birader, şöyle bir zamanda.

-: Elhamdulillah

Hulusi Bey: Ve yine Cenab-ı Hakk’a yüzbinler hamdolsun ki, harici işlerimizi bırakıp şu tatil gününün bir iki saatini böyle bir mev’izeyi, böyle bir nasihati dinlemek için içimize bir heves vermiş de şuraya toplattırmış. Onun keremine lütfuna hadsiz hamd-i şükürler olsun.

-: Şu pencere insan penceresidir

Hulusi Bey: Bizim penceremiz ha

لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ ف۪ٓى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ

-: Ve enfüsidir. 

Hulusi Bey: Ve enfüsi

-: Ve enfüsidir.

Hulusi Bey: Yani enfüsi şeyi anladık. İnsan kendi mahiyetini, hüviyetini, kendisine neler verilmiş, ne gibi istidatlar bahşedilmiş, bunları çözmek anlamak, bunlar niçin verilmiş, boşuna mı? Mesela bir tanesini alalım: Kalp. Sol memenin altındaki kalp bu beden-i insaninin sıhhat-i afiyeti için lüzumlu bir cihazdır. Bir de hakiki kalp var ki, o burada değil. O arşın üzerinde, Cenab-ı Hakk’ın tecellisi daima ona. Fakat biz içimizi kirden pastan temizler, kalbimizi oradan gelecek feyze hazırlarsak o zaman oradaki o tecelliden feyzimizi Cenab-ı Hak kalbimize hissettirir, anlarız. Nasıl? Hâ, mesela geldi mi bunu tarif et, işte o elimden gelmez. Çünkü bunun şeysi düsturu şudur: Türkçesi “Tatmayan bilmez.” Arapçası “Men lem-yezuk, lem ya’rif.” Tatmayan bilmez. Fakat ayn-ı hakikat. Cenab-ı Hakk’ın daimi rahmet tecellisi var, biz kalbimizi temiz bulundurursak, fıtratımızı yaradılışımızı bozmaz değiştirmezsek, insan olarak yaratılmışken ihtiyarımızla insanlıktan çıkacak vaziyete girmezsek, o zaman o feyizden istifade mümkündür. Ve illa füyüzat var. Gözünü kapayana ne var? Çok hakikatleri sormuş, çıkartmış etrafta, her şey de delail-i ulûhiyet, rububiyet gösteriyor. Görüyor böyle gözü de var. Fakat o gördüğünden bir ibret almıyor. Onun kurbanlığa alınan inekten ne farkı var? İşte bizdeki göz, gördüğünü ibretle görecek. Şimdi yine geleyim, kurban mevsimi olduğu için biraz kurbana yakıştıralım şeyi. Şimdi sabahleyin o kurban satılan yere hayvanlar gidiyor değil mi? Yani kurbanlık olacak, zayıfı iyisi. Evet, koyunu, keçisi, koyunu satan getiriyor. Getiriyor ya satar veyahut müsait münasip bir fiyat bulamaz geri getirir. O hayvan nereye gittiğinin farkında mıdır soruyorum?

-: Değil.

Hulusi Bey: Nihayet birisi diyelim ki bir sığıra talip oldu, uyuştular, aldı. Üstündeki yuları da tuttu, o güne kadar sahibiyle irtibatını o anda keser. Bir çocuk da olsa, bir hamal da olsa onun yularını çeken o da çeker. Getirip geldiği yerde de önüne biraz saman, yiyecek bir şey koydun mu oooh. Hiçbir şeyin de farkında değil. Bizde birader kurbanlık kesilecek koyun ve sığır mıyız? Evet, bu mezbaha gibi bu hayata geldik, günün birinde öleceğiz. Allah yolunda kurban olacağız. Mücahede-i hayat neticesi bir gün ölüm. Şimdi biz yani bu mübarek kurbanlıklar gibi miyiz? Benzetmiyorum diğerlerine. Cenab-ı Hak bizi insan yaratmış. İşte insan elbette kurbanlıktan dahi efdal, hatta hakiki insan şöyle düşünebilir, derslerimizde de geçtiği gibi diyebilir ki Rabbim bana bu dünyayı bir ev gibi yarattı. Yani bu dünya umumu güneşiyle ayıyla yıldızıyla yeriyle göğüyle hepsi benimdir. Bunun ihtirasına, bu davasına kim müdahale eder, karşı çıkar kim diyebilir? Şimdi Elaziz’in kış mevsiminde kuşu yalnız kargayla şeydir, serçe. Şimdi serçeler ordan oraya koşuyorlar, uçuyorlar geliyorlar. Şimdi onlara niye gidiyorsunuz, işte olduğunuz yerde kalın da. İstediklerini yer, dertleri mükerrer. Her bahçeye gider, her çatıya konar, her bacanın üzerinde bir birini iter kakar, yine yerine dönerler. Evet, insan böyle diyebilir. İnsan olan insan diyebilir ki Cenab-ı Hak bu âlemi bana bir ev suretinde yaratmış. Güneş evimin sobasıdır, ay takvimcisidir, yıldızlar gece zamanında evimi donatan elektrik lambaları gibidir, diğer mahlûkat şeyler onlar da ev için lazım olan levazımattır, eve lazımı olan zaruri olan şeyler. Diyebilir diyor, dersimiz de geçiyor. Şimdi biz kadrimizi, Allah’ın indindeki mevkimizi düşünmek lazım. Evet, Cenab-ı Hak mümtaz fertleri peygamberler namıyla bu kullarına göndermiş. Onları şirk, küfür, cehalet, karanlıklarından kurtarmak için ilahi fermanlarla, mucizelerle onlara göndermiş ve onları irşat etmiş. Bize de böyle bir mürşit gelmiş mi? Elhamdülillah. En son mürşit, en büyük rehber, şanında 

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ

buyurulan, O Rahmeten lil-alemîn olan zatı bize rehber olarak göndermiş. Onun emirleri, onun mübarek ahlakı, onun ailevi ve içtimai ahlakı umumen bize hepsi nakledilmiş. Biz meşgul olursak, ararsak, bugün de onları öğrenecek yer, kitap, öğretecek adam bulabiliriz. Peki, bu rehber-i ekmel, Habib-i Ekrem (s.a.v.) ki bizim bütün öğrendiklerimiz ondandır. Öyleyse ona bir rahmet duası edelim.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَ دَوَٓائِهَا وَ عَافِيَةِ اْلاَبْدَانِ وَ شِفَٓائِهَا وَ نُورِ اْلاَبْصَارِ وَ ضِيَٓائِهَا وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ وَ سَلِّمْ

اَمِينَ

Buyur.

-: Şu pencere insan penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilâtını binler muhakkikîn-i evliyanın mufassal kitablarına havale ederek yalnız feyz-i Kur’andan aldığımız birkaç esasa işaret ederiz. Şöyle ki:

            Onbirinci Söz’de beyan edildiği gibi: “İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki: Cenab-ı Hak bütün esmasını, insanın nefsi ile insana ihsas ediyor.”

Hulusi Bey: Yani insanın şahsiyet-i maneviyesi ile demektir. Yoksa nefs-i emmaresi ile değil.

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

 

Bir önceki yazımız olan 113) OTUZÜÇÜNCÜ SÖZ/OTUZBİRİNCİ PENCERE (İNSAN PENCERESİ) DERS - 1 başlıklı makalemizde 33.söz 31. pencere ve insan penceresi hakkında bilgiler verilmektedir.