12) ONYEDİNCİ LEM’A VE ONYEDİNCİ SÖZ’DEN-1

12) ONYEDİNCİ LEM’A VE ONYEDİNCİ SÖZ’DEN-1

ADAD

Hulusi Bey

 

 ONYEDİNCİ LEM’A VE ONYEDİNCİ SÖZ’DEN DERS-1

Hulusi Bey: Feyizli sohbete muvaffak buyursun. Alacağımız ilhamatın feyizli, rahmetli, bereketli olmasını Rabbi Rahimimizden niyaz ediyoruz.

Alâ Rasulinâ salavat;

 اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

 طِبِّ الْقُلُوبِ وَ دَوَٓائِهَا وَ عَافِيَةِ اْلاَبْدَانِ وَ شِفَٓائِهَا وَ نُورِ اْلاَبْصَارِ وَ ضِيَٓائِهَا وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ وَ سَلِّمْ

-: Şöyle rivayet edilmiştir: Ebu Hüreyre bir kere dostlarına menkıbeler anlatırken Resulullah’mi  (S.A.V) de yâd ederek Resul-ü Ekremin Abdullah ibn-i Revaha âtideki beyitleri inşad  ettiği sırada hüsn-ü şiirini takdir ederek şüphesiz kardeşiniz batıl söz söylemez, buyurduğunu haber vermiştir. Tan yeri ağarıp fecri sadık yükseldiği sırada ne mutlu ki Resulullah (A.S.M.) Kur’an okuyarak aramızda bulunuyor. O bize dalaletten sonra hidayet nurunu göstermiştir. Gönüllerimiz ona, onun nübüvvet ve risaletine tereddütsüz inanmıştır.  O Nebiyyi Emin her ne ki tebliğ etti ise muhakkak vakidir. Müşriklere yatakları istiskal ederken o Nebiyyi Zişan yanını firaş-ı saadetinden uzaklaştırarak gecelerdi.

Hulusi Bey: Lillahil hamd bir salavat-ı şerife ile hiç olmazsa bir hadis-i şerif ile Risalet- penah Efendimiz’le manevi mürasele ve muvasala temin ediyoruz ki, medet-i Bâri’ye vesile olsun. Yani Cenab-ı Hak madem ki

لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفلاَكَ

sırrınca mükevvenatı, mevcudatı, dünya ve ahireti onun şerefi için halk buyurmuş. Biz o Nebiyyi Zişan’a ümmet olmuşuz. Onun mübarek sözlerinden birisi ile olsun, onun üzerine rahmet duası manâsında olan bir salavât-ı şerîfeyle olsun bağlantımızı yapıyoruz ki, bize füyûzat-ı İlâhî bu surette gelsin. Şu mevcudatı yok iken var eden, tekrar yok ettikten sonra daha mükemmel bir surette var etmeye muktedir olan inandığımız Allah, elbette o zata rahmet duası ve onun mübârek sözlerini söyleyen bir cemaate rahmetiyle muamele eder, kanaatimiz budur. O rahmetin vesilesi olan şeye bundan dolayı müracaat ediyoruz. Sermayemiz yok, varidat-ı İlahî olacak. O İlahî varidata vesile olacaksa, Nebiyy-i Zişan olmak gerek. Evet, bilirsiniz ki, edille-i şer‘iye dörttür: Kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukahâ. Kitap, Kur’an-ı Azimüşşan’dır. Sünnet, Cenab-ı Peygamber (A.S.M.) Efendimizin mübarek sözleri, takriri yahut fiilî, bizzat yaptıkları şeyler. Bu sünnetler böyle. Birinden birine uyuyorsa bir iş yapıyoruz, bu işimiz kitaba; Kitapta sarahat yok, sünnete uyuyorsa, yani Hz. Peygamber (A.S.M.) Efendimiz onu yapmış veyahut emretmiş, yapılmasını tavsiye buyurmuş ve yahut yanında işlendiği zaman ona yapmayınız dememiş; işte bu gibi üç nevi sünnet vardır. Bu üç sünnetten birine uyarsa, o hareketimiz meşrudur. Üçüncüsü, icmâ-ı ümmet. Ümmetin bir mesele üzerinde birleşmesi. Bir asırda yetişen müctehidlerin içtihat ettiği fer‘i meseleler; esas meseleler değil de fer‘i meseleler. Biliyorsunuz bugün gide gide dört mezhep kalmış, onlar da ya Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat denilen mezheplerdir. İmâm-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Şafii, İmam-ı Maliki, İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli adlarıyla anılan dört mezhep haktır, bunun dışındaki mezhepler batıldır. Bunlar, icmâ-ı ümmetten gelir. Kıyas-ı fukahaya gelince; din alimlerinin Kitapta, sünnette, müctehitlerin kavillerinde, kitaplarında bulamadıkları mesele üzerine kıyas ederek, “Bu da şuna benziyor” diyerek; rastgele değil ha! Ben ve sen bir araya gelelim, şu harekete de biz bir şey diyelim. Biz ne biliyoruz ki, neyi kıyas edeceğiz? Fakih demek alim demektir. Nede âlim? Dinde alim olan. Fakih. Din alimine ne denir? Fakih denir. Onların hakkıdır kıyasta bulunmak. Bizim elimizde, yani bizim gibi olanların elinde ne kalmış? Kitap, sünnet. Bir şey ki Kur’an’da âyet olarak beyan edilmiş, bir mese ki hadis ile sünnet ile teyit edilmiş; o meşrudur; öbürlerini kabul edemeyiz. Tamam mı? Böyle olacak.

Yine sözü başa getirelim. Demek ki, biz, adet olsun diye yapmıyoruz. Manevi bir bağlantı kurmamız lazım. Biz buna bir ihtiyaç olarak damgayı koymuşuz. Tecrübelerimiz göstermiş ki, o zata bu surette bağlılık gösterirsek, Cenab-ı Hak hakkımızda merhametli davranıyor. Bize, aczimize merhametle muamele ediyor, lütfediyor. Anlayamadığımız, anlamasına iktidarımızın yetişemediği şeyleri bize açıyor, bildiriyor, öğrenmemizi kolaylaştırıyor. İşte, bizim şu küçücük topluluğumuz da, zat-ı Risaletten irtibat yapmakla Cenab-ı Hakk’ın merhametini üzerimize celbetmek istiyoruz. Zâten Cenab-ı Peygamber (A.S.M.) Efendimiz, “Benim üzerime çok salavat getiriniz” diye emretmiş. İhtiyacı mı var? Salavat ki rahmet duasıdır. Onun rahmete, mağfirete ihtiyacı var mı? Yok. Ya niçin? Bize sirayet etsin. Anlamadım? Bize sirayet etsin. Ne zaman sirayet edecek? Hem bu dünyada işimizi rast getirir, hem öbür tarafta da şefaat-i Ahmediyyeye inşaallah bizleri mazhar eder. Tanınırız, o salavat-ı şerifenin bereketiyle Cenab-ı Peygamber salavat-ı şerife getiren ümmetini tanıyacak. Tanıdığı için ona da şefaat edecek inşaallah. Biz dersimizde, bu adet değil inşaallah, bir hakikate işâret etmek istiyoruz ve rahmet-i İlâhî bizi mahrum çıkarmıyor, zarar etmiyoruz, kârımız var. Tecrübelerimiz bunu göstermiştir. Öyleyse, buyurun bir salavat-ı şerife daha söyleyelim:

اَلصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ * اَلصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا حَبِيبَ اللهِ

 * اَلصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَيْكَ يَاسَيِّدَ اْلاَوَّ ل۪ينَ وَاْلاٰخِر۪ينَ

وَسَلاَمٌ عَلَى الْمُرْسَل۪ينَ * وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ *

El Fatiha.

-: “Ey bu vatan gençleri! Firenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i’dam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!.. Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!”

(17. Lema, 5. Nota)

-:  “Ey nâdan nefsim! Bil ki: Çendan dünya ve mevcudat fânidir. Fakat her fâni şeyde, bâkiye îsal eden iki yol bulabilirsin ve can-ı canan olan Mahbub-u Lâyezal’in tecelli-i cemalinden iki lem’ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki: Suret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen…

Evet, nimet içinde in’am görünür; Rahman’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’ama geçsen, Mün’im’i bulursun. Hem her eser-i Samedanî, bir mektub gibi, bir Sâni’-i Zülcelal’in esmasını bildirir. Nakıştan manaya geçsen, esma yoluyla Müsemmayı bulursun. Madem şu masnuat-ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et. Manasız kabuğunu kışrını, acımadan fena seyline atabilirsin.

Evet masnuatta hiçbir eser yok ki, çok manalı bir lafz-ı mücessem olmasın, Sâni’-i Zülcelal’in çok esmasını okutturmasın. Madem şu masnuat, elfazdır, kelimat-ı kudrettir; manalarını oku, kalbine koy. Manasız kalan elfazı, bilâ-perva zevalin havasına at. Arkalarından alâkadarane bakıp meşgul olma.

İşte zahirperest ve sermayesi âfâkî malûmattan ibaret olan akl-ı dünyevî böyle silsile-i efkârı, hiçe ve ademe incirar ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me’yusane feryad ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Madem ufûl edenlerden ve zeval bulanlardan ruh elini çekti. Kalb dahi mecazî mahbublardan vazgeçti. Vicdan dahi fânilerden yüzünü çevirdi. Sen dahi bîçare nefsim, İbrahimvari

لاَ اُحِبُّ اْلآفِلِينَ

gıyasını çek, kurtul.

(17. Söz, Farisi münacaat)

Hulusi Bey:   لاَ اُحِبُّ اْلآفِلِينَ

-: Gıyasını

Hulusi Bey: Neyini?

-: Gıya?

-: Evet.

-: Gıya ne demek?

Hulusi Bey: Muhabbete layık değiller. Madem gidiyorlar, gidenlerin arkasından merak etmek, ağlamak yakışmaz.

چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا جَامِى عِشْقْ خُوىْ

Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-i aşk olan Mevlânâ Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş. Şimdi kesrete müptelayız. Bu iptila içerisinden sıyrılıp Bir’e bağlanmak için şu düsturları veriyor. Ne diyor?

Yeki hah”, biri iste. “Yeki han”, biri oku. “Yeki cuy”, biri taleb et.  “Yeki han”, bir biri çağır manâsını vermiş. “Yeki bîn”, biri gör. “Yeki dân”, biri bil. “Yeki gûy”, biri söyle.

 Yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.

 Mevlana Cami Hazretleri böyle diyor.

Yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.

Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor.

Biri talep et, başkaları layık değildir.

Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar.

Biri bil, marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.

Biri söyle, ona aid olmayan sözler malayani sayılabilir.

Kendisi tasdik ediyor.

نَعَمْ صَدَقْتَ اَىْ جَامِى ٭ هُوَ الْمَطْلُوبُ ٭ هُوَ الْمَحْبُوبُ ٭ هُوَ الْمَقْصُودُ ٭ هُوَ الْمَعْبُودُ

“Evet Cami pek doğru söyledin. Hakiki mahbub, hakiki matlub, hakiki maksud, hakiki mabud; yalnız O’dur.

Yani yalnız O birdir.

كِه لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُو بَرَابَرْ مِيزَنَدْ عَالَمْ

 “Çünki bu âlem bütün mevcudatıyla muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamatıyla zikr-i İlahînin halka-i kübrasında beraber Lâ ilahe illa Hu der, vahdaniyete şehadet eder.

لاَ اُحِبُّ اْلآفِلِينَ

in açtığı yaraya merhem sürüyor ve alakayı kestiği mecazi mahbublara bedel, bir Mahbub-u Lâyezalî’yi gösteriyor.”

Kolay mesele değil. Yine bizi derine daldıracaksın. Ben dedim sana yorgunum bayağı. Peki, Cenab-ı Hak bakalım inşaallah yorgunluğumuzu izale eder.

-:

         جَدِّدُوا اِيمَانَكُمْ بِلاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ  ın hikmetini soruyorsunuz.

 (26. Mektup, 4. Mebhas, 4. Mesele)

Hulusi Bey: Yani imanınızı La ilahe illallah ile tecdit ediniz, yenileyiniz. İmanın yenilenmesi de varmış. Ne ile? La ilahe illallah.

-: “Onun hikmeti, çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır.”

Hulusi Bey: Şimdi burayı bir parçacık açacağız. İnsanın şahsı değişiyor. Değişiyor mu acaba? Değişiyor. Şimdi biz ebed yolcusuyuz. Şu alemin misafiriyiz. Halık’ın bu alemde hem misafiri, hem memuruyuz. Ömrümüz muayyendir, Allah biliyor ne kadar olduğunu. O ömür nefeslerden ibarettir. Her nefes alıp verdikçe o ömür sona, bu yolculuk sona, bu hayat sona eriyor. Fakat içinde ferah verecek bir cihet var; o da ebedi hayata, ebedi saadet diyarına yaklaşıyoruz. Rabbimiz’in cemal-i bâkemalini müşahede diyarına sevk oluyoruz. Şimdi şöyle güzel bir temsil var; nefes alıp vermeyi bir hızar, sen hızardan anlarsın, hızarı bir ağacın köküne girdirmiş. İki kişi iki tarafından tutmuşlar, çekiyorlar. Yani ağacı kökünden kesmek istiyorlar. O hızardan ne ses çıkar? Hırt hırt, hırt hırt. İşte nefes almak bu ömür ağacının, bu hayatın sona ermesi. O ağacı unutma; o hayat ağacı nasıl kesildikçe kökü kesilecek vaziyete geliyor yavaş yavaş yavaş, ama birisinin ömrü uzundur. Cenab-ı Hak uzun bir ömür ihsan etmiş, hızarın faaliyeti, o ağacın gövdesi ona göre ola. Eğer ömrü uzun ise ağaç gövdesi kalın, ömrü kısa ise ağaç gövdesi ince. Yani birisi taze fidan, öteki biraz olgunlaşmış ağaç, öteki kart ağaç benim gibi. Şimdi ruhu da şuna temsil ediyorlar. Ruh bu ağacın üzerine konmuş bir kuş. Bu faaliyet devam ediyor. Bakın nefes darlığı çekenler müstesna, diğerleri bunu takdir ederler ki; yemek yeriz, nefes alıp vermek devam eder, su içeriz yine nefes alıp vermek devam eder, uyuyoruz nefes alma verme devam ediyor. Geziyoruz, gidiyoruz biriyle harıl harıl konuşuyoruz nefesimiz yine o hırıltı devam ediyor, hiç farkında değiliz.  Zahirde fenaya gidiyoruz, ömür sona eriyor, ağacımızın kökü her hırıltının sonunda biraz daha kesilmiş oluyor. Bizim bu yaşayışımız içerisinde de harici alem yani o ağacın hayatının devam ettiği bir alem var ya, şu dünya, onda da çeşitli ölmeler kalmalar, bozulmalar dağılmalar oluyor. Cenab-ı Hak hem bizim vücudumuzda tasarrufunu, o nefes alıp vermekle bizi fenaya namzet olduğumuzu gösteriyor, hem de alemde değişiklikleri gözlerimize gösteriyor, düşündürüyor. Bundan anlıyoruz ki; hem vücudumuz yıpranıyor, hem alemimiz daima değişiyor tebeddül ediyor, tahavvül ediyor.

Bizde tasarruf eden Allah, alemde tasarruf eden yani alemin sahibi olup o alemdeki değişiklikleri yapan Hâkim-i Zülcelal Allah’tır. Yapan O’dur. Değiştiren, fenaya götüren, kalıptan kalıba değiştiren O’dur. Allah’sız ne alemde ne bizde bir an geçmez. Allah ile biz gaflette olursak Allah’ın varlığına bir zarar gelir mi? Allah’ın bizi yedirmesi içirmesi bizde tasarruf etmesi değişir mi? Biz ister gaflette olalım, ister uyanık bulunalım. Uyanık bulunursak menfaati bize; perdeye başımızı sokar, deve kuşu gibi başımızı kuma sokarsak hakikat değişmez. Cenab-ı Hak yine tasarrufuna devam eder. Nasıl gel derse onun canı yuvasından, onun kuşu kafesinden huzur-u izzet-i Mevla’ya hemen gider. Bu vaziyette düşünen bir insan, bir mümin, bir muvahhid efdalüzzikr olan” La ilahe illallah’ı” daima söylemeye muhtaçtır. Kafasında düşünerek “La Halika illallah, La Razika illallah, La Malike illallah, La ilahe illallah”. Evet, işte daimi bir değişiklik içerisinde hem şu küçücük alemimiz yani şu bina-i vücudumuz yıkılmaya yaklaşıyor, yürüdükçe oturdukça hülaasa nefes alıp verdikçe geri rahm-ı madere dönmüyoruz, alem-i ervaha dönmüyoruz. Nereye doğru yürüyoruz? Ebede doğru. Bu yaşayanların istikameti neresi? Ebed diyarı, ebed. Fani aleme bizi getirdi.

PDF Dosyasını İndir Oku

Bir önceki yazımız olan 11) ONYEDİNCİ SÖZ VE SUALLER-DERS 3 başlıklı makalemizde onyedincisöz hakkında bilgiler verilmektedir.