236) DÖRDÜNCÜ ŞUA VE MÜNAZARAT’TAN DERS-2

236) DÖRDÜNCÜ ŞUA VE MÜNAZARAT’TAN DERS-2

ADAD

Hulusi Bey

 DÖRDÜNCÜ ŞUA VE MÜNAZARAT’TAN DERS-2

-: Ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok cazibedar sîmalarına bak, fettahiyet ve musavviriyet-i İlahiyenin mu’cizatlı cemalini gör.

     Hulusi Bey: Çiçekler evvela tohum halinde, sonra fidan oluyor, o fidanın muhtelif yerlerinden tomurcuklar tepiyor, o tomurcuklar gonca haline geliyor, ondan sonra tam açılıyor, çiçek oluyor. Bu istihaleler şeydeyken var, o tohum halindeyken var. Fakat tohum halindeyken sonra göreceğimiz ve gördüğümüz bu teçhizat peşinen onu kesmek, ancak müşahede eder. Ne zaman görürsek o zaman deriz ki; evet bu küçücük fidanın böyle güzel bir çiçeği olacak. Sabr ederseniz onu göreceksiniz. Risale-i Nurun çiçekliği birkaç tane fakir, Üstad da menfi, bir köyde, ihtilatdan memnu’, gelen giden tarassud altında “niye geldi, niçin geldi” o tetkik edilir vaziyette. Böyle vaziyetten sonra bu gün böyle maşallah masalarımız, kütüphanelerimiz onun eserleriyle dolu vaziyette. Çok. Elhamdulillah. Amma o zamanı gör ondan sonra bu zamanı gör. İşte o zamanı hiçbir kitap denilen nesne yok. Bütün yazılar eskimez yazı ile Üstada yazılı. Üstad da böyle burdan başlar şeye getirir, yuvarlıya yuvarlıya mübarek yazısı ile yazar. O günkü hal, bugünkü hal. Bir iş iyi olmayan tarafı İslami yazılardan mahcur bir vaziyeti var. Arada bak şurada bazı şeyler görüyoruz.

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا

Sanki bu tarlada bir çiçek açılmış yer burda var. Fakat bu hale gelmesi, Risale-i Nurun talipleri için faideli oldu. Onlar bu yazılarla tam iştigal etmişlerdi. İlkokuldan itibaren bunlar ta yüksek tahsil çağına kadar hep bu yazıları okuya, okuya gelmişler. Kendi mesleklerinin ayrı ayrı meseleleriyle iştigal ede, ede gelmişler amma esas olan dini bilgileri ve bugünün ihtiyacına cevap verecek bilgileri elde edememişler. Büyük bir boşluk içerisinde, Risale-i Nur o halde iken onlara yetişti. Onların ünsiyet ettiği soldan yazı ile karşılarına çıktı. Bu kerede onlar dediler buradaki tabirleri, terimleri anlayamıyoruz. O zamanda lügati var bunun dedi. Lügatlerine bakarak oradaki Osmanlıca tabirleri oradan çözdüler onlar da hakikaten Kur’ani ve imani bilgi sahibi oldular. Buyur bakalım. Bu şualar mıdır okuduğun?

-: Evet Efendim!

Hulusi Bey: Ne demek şua? Peki imam efendi amma ters adamsın yahu şuayı ne edeyim ki şua.

-: Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.

 Hulusi Bey: Ne eden?

-: Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.

Hulusi Bey: Eskiden biz buna böyle tel miz demezdik de ne derdik?

-: Huzme

Hulusi Bey: Huzme, ışık huzmesi. Huzme de var mı? Huzme.

-: Huzme: Demet, deste. Bir kucak şey. Bir ışık kaynağından çıkan sütun halinde ki şua.

Hulusi Bey: Şimdi bu gözüm ameliyat oldu ya bebeğini aldılar. Bebek gitti. Şimdi o bebek vazifesini bu cam görüyor. Böyle bakarsam ışığa böyle bir huzme halinde görüyor. Çoklu yani keskin bir vaziyet yok. Ne zaman buna bakarsam o zaman bebekli göz gibi görebiliyorum bununla. Bebeğini aldılar. Göz bebeği çıktı. Hacı Ağa!

-: Buyur. Buyurun.

Hulusi Bey: Başladı mı?

-: Bugün başlamadı.

-: Gelen terakki elhamdülillah çok.

Hulusi Bey: Bugün celal tarafı yok. Allah cemal tarafı ile iyi tarafı tecelli etsin de. Canım Risale-i Nur böyle künhüne vakıf olan zatla insan konuşursa mest oluyor mest.

-: Bugün iyi bugün iyi elhamdülillah bugün iyiyim.

Hulusi Bey: Buyur bakalım.

-: Efendim bir yerde şey geçiyor. Kabrimize uğradığınız zaman o çiçeklerden bir deste yapıp kabrimizin kabir taşına takınız diyor. Üstad. Kabrimize uğradığınız zaman istikbalde o çiçeklerden bir demet yapınız. Kabrimize takınız. Kabrimizden “هَنِيئًا لَكُمْ” sadası duyacaksınız. O çiçeklerden murat ne olsa gerek acaba.

Hulusi Bey: Bilmiyorum. Siz ne anladıysanız bende sizinle beraberim. Vaiz efendi ne anlamışsa söylesin. Bizim asıl doktorumuz yani unvan değil hakiki doktorumuz ne buyuruyor?

-: Ruhi bey bunu izah et. Ruhi Bey!

-: Bir daha dinleyelim.

-: Tarihçe-i hayattan, münazaratta geçiyor efendim!

 Hulusi Bey: Evet, evet. Orda geçiyor bizde seyrediyoruz. Ne diyor doktorumuz ne diyor?

-: Ben iyi anlayamadım bir daha dinlesem.

-:  İfrat ediyorsun, hayali hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak?..

            C- Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni dünyası olsun? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:

            Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitane Nur’un sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tahir’ler, Yusuf’lar, Ahmed’ler vesaireler!.. Sizlere hitab ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muasırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kal’anın başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan هَنِيئًا لَكُمْ sadâsını işiteceksiniz.

Hulusi Bey: “Henien mi?”

-: هَنِيئًا لَكُمْ

            Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsız ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın hakaikını hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki; şu kitabın mesaili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.

(Münazarat Shf: 48 )

Hulusi Bey: İnanmak ha inanmak. Başlangıçta sonuna inanmak var.

-: Efendim! Üç yüz seneden sonra diyor. Bu bin üç yüz mü?

Hulusi Bey: Üçyüz sene yani istikbale işaret. Üç yüz sene tabiri o meseleyi üçyüz de değil, beş yüz de değil. İstikbalde olacak demek. Onun yerine, üçyüzün yerine istikbalde.

-: Hicri bin üç yüz olmaz mı acaba?

Hulusi Bey: Bin üç yüz filan değil öyle tevile lüzum yok. Yani bugünkü vaziyeti ile mütalaa edilmez. Bak içinde bulunan size anlattım. Fakir-ül hal, nafakalarını tedarikten aciz insanlar, o bir köyde oturuyor Üstad da orada. O kim geldi, kim gitti, niçin geldi, diye böyle tarassut altında. Bunların içinde bi işte çalışanlarda işte böyle işten bir yorgunluk vaziyetini geçirmek için gelir üstadın yanına biraz şey ederler. Okuması yazması olanlara bazı şeyler söyler onlarda yazarlar. Şimdi o vaziyette iken istikbalde böyle kütüphaneler dolduracak kadar eserlerin çoğalacağını bilmek herhalde yapılan işin ortaya atılmayacak. Bugünkü şu elim vaziyetini muhafaza edecek daima da böyle kalacak diye inanan için de değil bu. Demek istikbalde bu perde açılacak hakikat hasımlar tarafından da kabul edilecek. Evet, her zaman muarrızlar bulunur, münakkıdler bulunur onun çaresi yok. Onların bulunması da yine parlamasına vesile olacak. Çünkü onlara cevap verilecek. O cevaplar fikirlere gelip yerleşmek isteyen şüpheli istifhamları bilgi haline getirecek aydınlatacak. E bu haller olacak. Demek ki bu zat kendi kendine yalnız ilim kuvveti ile konuşmuyor. Cenab-ı Hak onu vehbi bir surette. İlim ikidir. Birisi vehbi, birisi kesbi. Vehbi, Allah konuşturur, Allah söyletir, ilhamen konuşur. Kesbi ise müktesebatla,  çalışmakla, kitapları devir etmekle, kurslar görmekle, çeşitli yerlerde çalışa, çalışa elde eder.

Üstadın ki öyle değil. O mühim bir işte çalıştırılacak. Onun için tahsil zamanını kısa tutmuş. Onun Hâlıkı onu mühim bir vazifeye verecek. Onun için tahsil zamanı kısa. Buna kuvvetli bir kavrayış. Unutmamak. Hatta deniyor “Sen böyle bir kitaba bakıyorsun, kapatıyorsun. Nasıl bu kitabı okudun?” Diyor ki “Canım bir sandık var içinde de çeşitli şeyler var, kapağını açarsan şöyle bir bakışta içinde ki şeyleri görmez misin? İşte benimki de öyle.” Demek onunki de öyle ki demek bu Cenab-ı Hak ona uçlarını gösterdiği şeylerin hakikatlerini de beraberce öğretiyor. İşte bu ilim vehbidir, kesbi değildir. Cenab-ı Hak bir memurunu mühim bir hizmette çalıştıracak. Ona lazım olan şeyleri, az bir mütalaa zamanı bulursa yetiyor ona. Şimdi sen düşün bizim zamanımızı. Ders kesimi dedim mi kafa patlatırlar. Sallan sallan sallan ki dersler aklına yatsın. Bazısı da var ki okur kapatır. Zekâsı var, çok zaman istemiyor. Hulasa hem kendisi kısa bir zaman da gerekli bilgiyi elde etmiş, Cenab-ı Hak vermiş ona vehbi bir surette, hem de derslere girenlerin şevkleri, iştihaları, iştiyakları nispetinde onları da kısa zamanda gerekli bilgileri alacak hale getiriyor Cenab-ı Hak. Ben düşünüyorum ilk zamanları mesela Üstad’dan bir yazı gelir. Okuruz. Bir defa şöyle okurum. Bir defa yani öyle o kadar üzerinde durmak ne dedi, nasıl oldu, manası nasıl olacaklar filan yok. Ondan sonra kapatır. Ne yazılı? Kısa bir zamanda o sathi bir bakışla oradaki şeyleri unutmayacak bir hal bize de intikal etmişti. Az bir zamanda kavrıyorduk. Demek Cenab-ı Hak, yeter ki bir arzu olsun. Niyeti halis olursa çok zaman sarfına ihtiyaç bırakmaz. Cenab-ı Hak onları da öğretir. E zaten bi davamız yok. Biliriz demiyoruz biz Risale-i Nur şakirdiyiz. O sahaya girdik, Kur’an’ın feyzinden müellife ne ilham olmuşsa, biz de iştiyakımız nispetinde o ilhamlardan faidelenebiliyoruz.  Yani ifade tarzımdan şey anlaşıldı mı? Biz ne kadar ihlasımız kuvvetli, niyetimiz ne kadar safi ise ondan istifademiz o nispette ziyade olur. Fazla zaman sarfına ihtiyaç yok. Buyur bakalım.

-: İşte bu mezkûr misallere kıyasen esma-i hüsnanın her birisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemali var ki; birtek cilvesi, koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i güzelleştiriyor. Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemalini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir ve Cennet dahi

Hulusi Bey: Yani küçük, küçük bir çiçekte görürsen, baharı da bir çiçek gibi mütalaa edebilirsin. Hacı Ağa dem tutuyor. Bu dem başka bir demdir ha. O çayı demledi derler. Tiryakilere sorun. Ya Cemal de gidiyor. Eeey çıptı mal-i dünyayı. Buyur.

-: Cennet dahi görülmedik bir çiçektir.

Hulusi Bey: Görülmedik mi?

-: Evet

Hulusi Bey: Sen görmedin mi? Eee dur bakalım nereye götürecek.

-:  Baharın tamamına

Hulusi Bey: İmam efendi gayretli cemaati götürüyor Cennete götürüyor hadi.

-: Baharın tamamına bakabilirsen

Hulusi Bey: Baka bilirsen orada şart var.

-: ve Cennet’i iman gözüyle görebilirsen bak gör.

Hulusi Bey: Cennet’i iman gözüyle. Sen Cennet var mı?

-: Var.

Hulusi Bey: Mutilere, itaatli kullara Cenab-ı Hakkın vaad ettiği bir saadet sarayları içerisinde bulunan Cennet denilen ne göz görmüş, ne kulak duymuş, ne beşerin gönlünden geçmiş. Böyle güzelliklerin hepsini içinde toplayan tarifi imkânsız Cennet denilen bir yer var. Kime verecek onu?

-: Muti kullarına. Muti kullarına verecek.

Hulusi Bey: Muti kullarına.

-: Muti, muti, sadık

Hulusi Bey: Sen hangi kullardansın, muti misin, asi misin?

-: Muti inşâallah

Hulusi Bey: İnşallah ne?

-: Evet, evet söyle hallah, hallah.

Hulusi Bey: Sen Hacı Sabri’nin yardımına bakarsın.

-: Mutiyiz, mutiyiz imanımız var. İtaat ediyoruz. Noksanımız var o ayrı iş, bu ayrı iş. Tamam mı? Tam manası ile

Hulusi Bey: O şimdi imam efendi diyor ki; Üstad diyor ki “Cennet ucuz değil, Cehennemde lüzumsuz değil.” O cihetten söylüyor. Öyle değil mi? Cennet ucuz değil mühim fiyat istiyor. Cehennemde lüzumsuz değil çok şeyler var ki; Yaşasın Cehennem diyor. Şimdi kâfirler için, zalımlar için, âlemi fesada verenler için, yaşasın Cehennem demiyelim mi?

-: Evet efendim!

 Hulusi Bey: Ya. Ya hudeşte razi, hudeşte razi pır razi pır pır. Nerde bizim şey, Solmaz. Baskil’e mi gitmiş?

-: Evet, efendim Baskil de.

Hulusi Bey: Her Pazar mutlaka,

-: Senelik izinde. Bayramdan beri orada efendim.

Hulusi Bey: Peki

-: Esma-i hüsnanın her birisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemali var ki; birtek cilvesi, koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i güzelleştiriyor.

 Hulusi Bey: Hadsiz bir nev’i?

-: Güzelleştiriyor. Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemalini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir 

Hulusi Bey: Bak şimdi, söyledin aklıma getirdin.

Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim. Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim. Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim. Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim. Daima.

-: Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cennet’i iman gözüyle görebilirsen bak gör.

Hulusi Bey: Cennet demek bu gözden görülmüyor. Ama iman gözü ile görülüyor. Evvela inancımız vardır ki Cennet vardır.  Cehennemde vardır. Evet, mutiler için böyle sarayları, edepsizler içinde böyle hapishaneleri var. Nasıl! Bilmem. Tafsilatını bilmiyorum, gider görürsün. Gidip gören var mı? O mihmandar izahat verdi.

-: Cemal-i Sermedî’nin derece-i haşmetini anla. O güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemali ile mukabele etsen, çok güzel bir mahlûk olursun.

Hulusi Bey: Hele orayı bir daha söyle.

-: Cemal-i Sermedî’nin derece-i haşmetini anla. O güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemali ile mukabele etsen, çok güzel bir mahlûk olursun. Eğer dalaletin hadsiz çirkinliğiyle ve isyanın menfur kubhuyla mukabele edip karşılasan, en çirkin bir mahlûk olmakla beraber, bütün güzel mevcudatın manen menfurları olursun.

Hulusi Bey: Manen?

-: Menfurları olursun.

Hulusi Bey: Onlar da senden nefret ederler.

-: Beşinci Nokta:

Hulusi Bey: Beşinci noktayı oku da ondan sonra namaza hazırlık.

-: Nasılki yüzer hüner ve san’at ve kemal ve cemalleri bulunan bir zât; herbir hüner kendini teşhir etmek ve her bir güzel san’at kendini takdir ettirmek ve herbir kemal kendini izhar etmek ve herbir cemal kendini göstermek istemesi kaidesince o zât dahi bütün hünerlerini ve san’atlarını ve kemalâtını ve gizli güzelliklerini tarif edecek, teşhir edecek, gösterecek olan bir hârika sarayı yapmış. Her kim o mu’cizeli sarayı temaşa etse, birden ustasının ve sahibinin hünerlerine ve mehasinine ve kemalâtına intikal eder ve gözüyle görür gibi inanır, tasdik eder ve der ki: “Her cihetle güzel ve hünerli olmayan bir zât, böyle her cihetle güzel bir eserin masdarı, mûcidi ve taklidsiz muhterii olamaz.

Hulusi Bey: Ve taklitsiz.

-: Ve taklidsiz muhterii olamaz.

Hulusi Bey: Muhterii: İcad edici.

-: Belki onun manevî hüsünleri ve kemalleri bu saray ile tecessüm etmiş gibidir.” hükmeder. Aynen öyle de, bu kâinat denilen meşher-i acaib ve saray-ı muhteşemin hüsünlerini gören ve aklı çürük ve kalbi bozuk olmayan elbette intikal edecek ki; bu saray bir âyinedir, başkasının cemalini ve kemalini göstermek için böyle süslenmiş. Evet madem bu saray-ı âlemin başka emsali yok ki güzellikleri ondan iktibas edip taklid edilsin. Elbette ve her halde bunun ustası kendi zâtında ve esmasında kendine lâyık güzellikleri var ki, kâinat ondan iktibas ediyor ve ona göre yapılmış ve onları ifade etmek için bir kitab gibi yazılmış.

PDF Dosyasını Okumak İçin Tıklayınız!

Bir önceki yazımız olan 235) DÖRDÜNCÜ ŞUA DERS-1 başlıklı makalemizde dördüncü şua hakkında bilgiler verilmektedir.