3) YİRMİNCİ MEKTUP DERS-1

3) YİRMİNCİ MEKTUP DERS-1

ADAD

Hulusi Bey

(07.01.1978 akşâm dersidir.)

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ

اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَٓى اٰلِه۪

وَصَحْبِه اَجْمَع۪ينَ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَ دَوَٓائِهَا وَ عَافِيَةِ اْلاَبْدَانِ وَ شِفَٓائِهَا وَ نُورِ اْلاَبْصَارِ وَ ضِيَٓائِهَا وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ وَ سَلِّمْ

اَمِينَ

Hulusi Bey; ( Arabca metin okuyor)

MESCİDDE ÇEKİŞMEK, YÜKSEK SESLE GÜRÜLTÜ YAPMAK, YİTİK SORUŞTURMAK, ALIŞ-VERİŞ, TELLÂL ÇAĞIRTMA, TİCÂRET GİBİ MUAMELELERDE BULUNMANIN MEKRÛH OLDUĞUNA DÂİR HADÎSLER”

 

-;  “Ebû Hureyre (ra)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Resûlullah (s.a.v.)’den işittim buyurdu ki: “Her kim mescidde bir yitik araştıran kimseyi işitirse, Allah onu sana iade etmesin, bulamaz ol desin. Çünkü mescidler bunun için yapılmamış.”

(Riyazus Salihin H;1698)

Hulusi Bey; Bir şeyini kaybetmiş de arıyor. Mescid de arıyor.

-; “Yine Ebû Hureyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre, Resul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Mescidde alışveriş yapan kimseyi gördüğünüzde, ‘Allah ticâretinizde kazanç bırakmasın’ deyiniz. Mescidde yitik araştıranı gördüğünüzde, ‘Allah sana aradığını iade etmesin’ deyiniz.”

(Riyazus Salihin H;1699)

Hulusi Bey; Yani, sebeb? Mescidler bunun için yapılmamış. Mescidler ibâdet için yapılmıştır. Oraya gelen ibâdet edecek.

-; “Büreyde (ra)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Birgün bir adam mescidde yitik araştırıyor ve ‘Benim kırmızı devemi gören var mı?’ diye soruyordu.”

(Riyazus Salihin H;1670)

Hulusi Bey; Deveyi mescidde arıyor.

-; “Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav); ‘Bulamaz ol. Mescidler yalnız namaz kılmak, Allah’ı anmak, ilim yapmak için yapılmıştır’ buyurmuştur.”

(Riyaz-us Salihin H;1670)

Hulusi Bey; Şey başına geldiyse kalsın. Kaldığınız yere bir işaret koyun numarasını yazın.

Yirminci Mektub, İkinci Makam, İkinci Makam o İsm-i azam noktasında

 

-; Yirminci Mektub

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ

-; Sadakallahul a’zim

Hulusi Bey;  Ayet değil

-; (Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivayet-i sahihada ism-i a’zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhidiyenin onbir kelimesi var.)

(Mektubat S: 222 )

Hulusi Bey; Bu bizde hanifide bu tarzda değildir. Herhalde şafiide böyledir. Hanifi mezhebinde bu tarzda değil. Evet. Üstad şafii olduğu için safiide demek bu tarzda on bir kelimeli oluyor. Bir rivâyet-i sahîhada, İsm-i A‘zam hassasını taşıyor. Öyle ise herhâlde makbûldür. Ve Risale-i Nur’a dahil olmuştur. Biz de kabul ettik. Evet..

-; Herbir kelimesinde hem birer müjde ve beşaret, hem birer mertebe-i tevhid-i rububiyet, hem bir ism-i a’zam noktasında bir kibriya-i vahdet ve bir kemal-i vahdaniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakikatların izahını sair Sözlere havale edip, bir va’de binaen, şimdilik mücmel bir hülâsa suretinde; “İki Makam”, bir “Mukaddime” ile ona bir fihriste yapacağız.)

Mukaddime

            Kat’iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

            Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten mübtela olur.

            Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev’-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahibsiz, hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev’-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.

Birinci Makam;

            Şu kelâm-ı tevhidînin, onbir kelimesinin her birinde birer müjde var. Ve o müjdede birer şifa ve o şifada birer lezzet-i maneviye bulunur.

             BİRİNCİ KELİME:  لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hacata mübtela, nihayetsiz a’danın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hacatını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a’dasının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Ma’budunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, Mâliki kim olduğunu irae eder. Ve o irae ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.

Hulusi Bey; Başında yazıyor mu her vakitte hususen sabah, akşam namazında

-; Evet diyor.

-; Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivayet-i sahihada ism-i a’zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhidiyenin onbir kelimesi var.

Hulusi Bey; Şimdi bunu, “Yirminci Mektûb”u yazılışında da, “En mühim bir mektûbdur”diye ilk zamanda üzerine yazılmıştı. Onun da ehemmiyetine binâen, boş durduğunuz zamân, vakti yok, sabâh ve akşâm namazlarından sonra her vakitte, sabah akşamlarından sonrada mutlaka bu on bir kelimeli kelâm-ı tevhîdî okursanız, rahatlarsınız. İçiniz râhat eder. Düşünceniz gider, gamınız, kasâvetiniz kaybolur.

Her şey mutlaka aspirin, kininle mi olacak? İşte bunlar da ma‘nevî ilâclarımız bizim. Mes’ele, kelâm-ı tevhîdidir. Allah’ın bir olduğuna inanmak, Allah’a inanmak, ondan sonra O’nu tanımak. Nasıl tanıyacak? Esmâsını tanıyacaksın ve sıfâtını tanıyacaksın. Esmâ ve sıfâtını tanıdıktan sonra, O Allah’ı sevmek. Evvela tanımak Evvelâ, demek  لاَ اِلهَ اِلاَّ الله  ondan sonra o   لاَ اِلهَ اِلاَّ الله   dedin yani “O’ndan başka Ma‘bûd-i bi’l-Hak yoktur.” dedikten sonra, O’nu tanımak. Tanımak için bir yerde oturmuyor ki, bir makamı yok ki, bir mekânı yok! Her yerde hâzır ve nâzırdır. Esmâsıyla, sıfâtıyla O’nu tanıyabiliriz. Esmâ ve sıfâtını da öğreniriz. Onu da eşyâ üzerindeki tecellîsinden anlarız.

Belli başlı tecellîsi ikidir. Ya “Cemâl” sıfatıyla tezahür eder. Ya da “Celâl” sıfatıyla tezáhür eder, görünür. Bir yerde kahır tecellîsi, celâl tecellîsi varsa, yapan kimdir? O’dur. Bir yerde duydunuz ki, hareket-i Arz olmuş. Demek ki Cenâb-ı Hak oraya neyle tecellî eylemiş? Celâl ismiyle tecellî etmiş, Kahhâr ismiyle tecellî etmiş. O hâdise zuhûra gelmiş. Bu hâdise bazılarının dediği gibi, yerde bir madenin patlamasından falân değil. Belki mülkün sahibi orada o işi yapıyor. Bir tecellîsini gösteriyor. Her şey yerli yerinde. Halkı sükûnetle yaşarken birden bire meskenlerini alaşağı ediyor. Kim yapabilir?

-; Allah.

Hulusi Bey; Niçin yapıyor? Kendisini tanıttırmak için. Kendisini tanımayanlara ve isyân edenlere Kendisini tanıttırmak için. “Bak sizin şimdi evinizi yıktığım gibi, eğer isyânda devâm ederseniz bu dünyânızı da yıkarım. Celâl ve azamet sahibiyim ben, Benim kahrımdan titreyin!”

Peki, şimdi bunu böyle anlattıktan sonra, İran’da bir hâdise oldu, bir hareket-i Arz oldu, gazeteler, radyolar söyledi. Biz de maşaallah burada ürperdik durduk. Eyvâh, hiç aldırış ettik mi? Bu yakında, yakında İranda bir hareket-i arz oldu. Zâten artık kanıksamışız, ehemmiyet vermiyoruz böyle hâdiselere, “Olsun” diyoruz, “memleketimizde olmuyormu?” Fakat oluyor mu, olmuyor mu değil; bunlar, bu hadiseler boşuna gelmiyorlar. Demek, bu meskende oturanlar uyuyor. Allah’ı unutmuşlar, kendi hevâlarına tâbi‘ olmuşlar. Cenâb-ı Hak merhameten onları uyandırıyor. Evlerini yıkıyor ki, kalksın dışarı kaçsınlar. Nereye kaçacaklar? O’nun hışmından, gadabından nereye kaçılır? Onun için, memleketimizde olmasını beklemeden, civârımızda böyle hâdiseler olursa, ondan mütenebbih olmalı ve Cenâb-ı Hakk’ın azabından rahmetine gadabından rahmetine, kahrından lütfuna ilticâ etmeye mecbûriyyet hissetmeliyiz. Beklememeli, zaman yoktur!

Hulusi Bey; Onun için, olabilir bugün olmazsa yarın olur. Fakat biz buna alışırsak, bu evrada devâm edersek, Hiç olmazsa sabâh ve akşâm namazlarından sonra on’ar def‘a bu evrâdı okursak,

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ

bunu okursak dilimiz alışır. Hem Cenâb-ı Hakk’ın biraz tanınması mümkün olur bu suretle. İş kapıya geldikten sonra, azab geldikten sonra “Amân Yâ Rabbi!” demeden evvel, biz dâimâ Rabbimizin lütfûna dehalet edeceğiz, azâbından da korkup titreyeceğiz. Dâimâ tecellîsi gelebilir, lütfu da gelir, alışalım. Bir güzellik görsek, “Kim yaptı, kendi kendine mi oldu, tabiat mı yaptı? O güzelliği yapan kim?

-; Allah

Onun için, onu Allah yaptığının şeysi odur.  “Maşâllah, Bârekellah, Sübhânellah” gibi kelimelerle o güzelliği, o işi takdîr etmek lâzım. Yani bu işler, O’nun emriyle, O’nun izniyle, O’nun irâdesiyle oluyor, bilmek lâzım. İşte bu akşam şunu okumaktan maksadım, boş durduğunuz zaman, size manevî bir meşgale olsun. Ve zannediyorum ki, Risâle-i Nûr şâkirdleri bu evrâdı okurlar. Binâenaleyh, okuyanlar devâm etsin, okumayanlar da okurlarsa iyi olur, fâideli olur, içi râhatlar.

Bu insân, dünyâya gelmiş Rabbini tanımak için. Birlemek için, sevmek için bunlar esâstır. Buraya gelmiş, diğer mahlûkat gibi yalnız yemek, içmek ve nefsimizin arzûlarına uymak olursa; çeşitli dört ayaklı mahlûklar var. Bizim de onlardan farkımız. Biz inanıyoruz, insanız, bize büyük cihâzlar vermiş. Anlıyoruz ki, biz yalnız o ahırda beslediğimiz hayvân gibi değiliz. Onu bize müsahhar etmiş. Bindiğimiz at, beslediğimiz koyun, keçi, inek, o hayvânlar bize müsahhardır. Cenâb-ı Hak, onu bizim için, onları bizim için hizmetimize vermiş.

Yoksa şimdi göreniniz var mı? Bunların yabânî öküzleri de var, yabânî keçileri de var ki, insân yanına yaklaşamaz. Fakat Cenâb-ı Hak insânların içerisine bunları koymuş. Altına girersin bir şey demez, memesinden tutar sağarsın, sesini çıkarmaz, Sana sütünü verir. O da rahatlar, önüne de bir şey aldatacak biraz yem koyarsın, onu yer, alelacele geviş getirmeye başlar, sen de işini görürsün.

Emsâline kıyâs edersen demek biz kuvvetimizle mi bir sığırı, bir boğayı böyle tutup götürebiliyoruz? Ben pek az bir müddet Konya’nın bir şubesinde Şube Reîsliği yaptım, Yarbayken. Pek az bir müddet. Bir gün pencereden bakarken, baktım ki yürümeye yeni başlamış bir çocuk, ayakta duramıyor. Evin böyle ön kısmında develerin durduğu bir yer var. O çocuk yavaş yavaş yürüyerek gitti, bir tânesinin yularından yapıştı. Bu kadar bir çocuk, yeni yürümeye başlamış bir çocuk, ben de ibretle bakıyorum ne bu yapacak diye. Deve o kocaman cüssesiyle o yavrunun irâdesine tâbi‘ oldu. Yavaşça yerden kalktı. O çocuk yavaş yavaş gidiyor, deve de onu takib ediyor. Onu geçmeye de hiç mi hiç niyeti yok. “Fesübhânelláh” dedim, Ya “Bu iş tabii mi yani? Koca deve, bu kadarcık bir çocuk yularından tuttu çekti!”

Şimdi bu çocuk dese ki, “Ben bir deveyi ıhh etmiş yatıyorken yerinden kaldırdım, çeke çeke evden dışarıya çıkardım” Kim yaptırıyor bunu? Allah. Deveye, bu teshir şeyini bu kadar bir yavruya bu teshiri öğreten kim? Onu, ona muti‘ kılan kim?

Bu, devenin işi değil. Herhâlde, devenin de, şu mülkünde sahibi, o yavrunun da sahibidir ki; bunu diğer gözü olana, aklı olana diyor ki; “Bakın, benim kudretimden, benim müsahhariyetimden, benim tasrifimden hikmetler size gösteriyorum. Bu yavrucak, bu deveyi yerinden kaldırabilir mi? Çekip dışarı çıkarabilir mi? Sonra sahibi gelip alıncaya kadar onu istediği kadar götürebilir mi? Sonra o deve, o cüssesine rağmen o küçücük mahlûkun arkasından nasıl gidiyor?”

Bunu yapan, deveyi halk edendir. O yavruyu da halk edendir. Bunu da bize diğerlerine onun dışarısında bulunan insanlara da ibret için gösteriyor. Demek ki, iktidârımızla yapacağımız bir şey yok. Kendimizi kime karşı? Allah’a karşı bu kadar zayıf, aciz, iktidarsız görürsek, o zaman Cenâb-ı Hak bize merhamet eder. “Ooo! Çeker alırım!” Nereye alırsın, yağma mı var? Hiç bir şey yapamazsın. Bir def‘a devenin hiddetine de uğramışım ben çocukluğumda. O kızgın zamanında deve önüne kattı mı, kaçacak yer arar bulamazsın, o da var.

Şu mübârek kelime-i tevhîdin okunması sebebiyle şöyle bir hatıramı da nakletmiş oldum. Rabbimizi tanımalıyız, Rabbimizi sevmeliyiz, Rabbımızı birlemeliyiz. O’na karşı dâimâ aczimizi, zaafımızı göstermeliyiz. O’na dâimâ ilticâya mecbûr olduğumuzu bilmeliyiz. Mağrûrâne, mütekebbirâne değil, belki zelîlâne ilticâ edeceğiz. Peki…

PDF Dosyasını İndir

Bir önceki yazımız olan 5) KASTAMONU LAHİKASINDAN SORU başlıklı makalemizde kastamonu lahikasından hakkında bilgiler verilmektedir.