207) YİRMİİKİNCİ SÖZ’ÜN İKİNCİ MAKAMI/ALTINCI LEM’A DERS – 2

207) YİRMİİKİNCİ SÖZ’ÜN İKİNCİ MAKAMI/ALTINCI LEM’A DERS – 2

ADAD

Hulusi Bey

Hulusi Bey: Her bir kısmının üzerinde küll halinde, onlardan, onlarda tetkik teftiş ettik. Ne gördük?

-: Vahidiyyet.

Hulusi Bey: Vahidiyyet sikkesini gördük. Bütün âlemde görünen ney öyle ise?

-: Vahdaniyyet.

Hulusi Bey: Vahdet, vahdet, birlik, bir elden çıkmış.

-: Fiyatını verelim.

Hulusi Bey: Hah, yeşil küllahlı yoktur burda.

-: Arasındaki fark ne oluyor?  Vahidiyet, vahdet.

Hulusi Bey: Şaşırma. Birisi tasarrufudur. Vahidiyyetle ehadiyyet nedir? Umumi surette olursa, umumi suretteki tasarrufuna vahidiyyet deniliyor. Hususi teveccühle, tasarrufuna ehadiyyet deniliyor. Yani ferdlerden sorulursa sizin Rabbınız? Ehad diyecek.

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ

Müşrikler ne dediler? İhlas suresine karşı, nazil olunca, dediler “Bizim üçyüz tane putumuz var. Mekke’nin idaresinden acizler. Muhammed diyor ki sallallahu aleyhi vessellem: benim bir tek Rabbim var yerin, göğün idaresini o yapıyor.

Nasıl olur?” dediler. Bir Mekke bizim üç yüz tane sözde ilahımız var, putumuz var bir Mekke’nin idaresini doğru dürüst baş edemiyorlar.

-: Eşek oğlu eşek. Böyle de eşeklik olmaz.

Hulusi Bey: Bak sen öyle merkep adı verdin ama Üzeyir Aleyhisselamın merkebi dava açar.

-: Ne temsili babam ne temsili, temsili olur mu babam. Kupkuru bir şey ne yapabilir, yahu. Bunların kökü eşekmiş yahu. Subhanallah ya Rabbel alemin.

-: Ne eşşeği eşşek olabilir mi onlar?

Hulusi Bey: Ee Buyur.

-: İşte pek çok sikkelerden ve hâtemlerden ve turralardan, sath-ı Arz sahifesinde bahar mevsiminde vaz’edilen bir sikke, bir hâtemi göstereceğiz. Şöyle ki:

            Nakkaş-ı Ezelî, zeminin yüzünde yaz, bahar zamanında en az üç yüz bin nebatat ve hayvanatın enva’ını, nihayetsiz ihtilat, karışıklık içinde nihayet derecede imtiyaz ve teşhis ile

Hulusi Bey: Hiç birbirine karıştırmadan. Evet.

-: Ve gayet derecede intizam ve tefrik ile haşir ve neşretmesi, bahar gibi zahir ve bahir parlak bir sikke-i tevhiddir.

Hulusi Bey: Haşir nedir, neşir nedir? Haşretmesi diyor, neşretmesi. O cisimler o nebatlar zahirde öldüler, neleri kaldı toprakta? Toprağa intikal eden.

-: Çekirdekleri

-: Tohumları

Hulusi Bey: Tohumcukları kaldı. İşte onları haşretti. Ondan sonrada her tarafa da neşretti. Her tarafta da onlardan bulundurdu. Haşir, neşir. Haşir demek: öldükten sonra dirilmek, diriltmek. Neşir: her tarafta emsalini göstermek. Yani arzın her tarafında da bu emsal görünüyor. Bundan biz arzın da artık her tarafını bilir gibi maşâallah ilerledik. Mesela istivanın cenubu var şimali var. Değil mi? İstiva hattının şimalında olanlara, birde onun cenubunda olanlara bak. Şimalında olanlar kış ve ona yakın vaziyetleri görürken cenubunda olanlar, yaz ve ona yakın vaziyeti görüyorlar. Ya. Yani burada haşir yapılırken orda haşir yok. Fakat orası da haş, haş haşre hazırlanıyor, orda da olacak. Burada öyle ölüyorlar öbür tarafta dirilenler var. Orda ölüyorlar bu tarafta dirilenler var. İkiye bölmüş arzı. Evet.

-: Evet, bahar mevsiminde ölmüş arzın ihyası içinde, üç yüz bin haşrin nümunelerini kemal-i intizam ile icad etmek ve arzın sahifesinde birbiri içinde üç yüz bin muhtelif enva’ın efradını hatasız

Hulusi Bey: Üç yüz bin adet değil ha. Enva, neviler. Biz kaç tane sayabiliriz acaba? Hele şu mütehassıslarımıza sorsan üç yüz bini bulabilir mi? Üstad nereden çıkarmış bunu? Var mıdır üç yüz bin enva?

-: Dört yüz bin de vardır?

Hulusi Bey: Dört yüz bin hayvanatla beraber.

-: Şimdi bahardan sonra kış gelince efendim, hepsi birden dört yüz binin hepsi birden uykuya yatmıyor, ölmüş gibi olmuyor. Onun üç yüz bini ölmüş gibi oluyor, baharda tekrar üç yüz bini kalkıyor o manada. Diğer yerlerde dört yüz bin bahsettiğinde hepsinden bahsediyor.

Hulusi Bey: Evet.

-: Öyle deyince üç yüz bin bu bahar haşrinde oluyor. Umumuma söyledikleri zaman dört yüz bin diyor. 

Hulusi Bey: Şey, nebatat ve hayvanat envaı.

-: O kış uykusuna falan yatmıyor onlar, o bakımdan.

Hulusi Bey: Böyle, böyle kesretsiz konuşması acaba mesela ikiyüzdoksanbin dokuzyüz doksandokuz mu filan diye böyle iş mugalataya dökülse onun artık oradaki birin, ikinin yüzün, binin ehemmiyeti yoktur. Bu kadar muazzam rakamlar içerisinde az bir şey. Onun bir hatırası var. Güya biz de şey biraz biliyoruz da onun istihracından bir şeyde bir bir baktım ya eksik ya fazla. Onu yazdım. Dedim ki acaba burda bu bir eksiğin hikmeti nedir, deyince şeyden girdi çok müdakkiksin maşâallah kardaşım. Fakat bu binler rakam içerisinde birin bir kıymeti yoktur. Aldın mı cevabını, otur şimdi. Demek ki umumi bir surettedir. Umumi bir surette işte o miktara yakın bir vaziyet vardır. Biz bilmiyoruz. Fakat o zata Cenab-ı Hak bilmediklerini bildiriyorlar.

وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ

Demek siz Allah’tan ittika ederseniz, Allah’ta bilmediğinizi ne yapar? Size bildirir. E, o zat muttakilere bir numune olacak durumda mıydı, değil miydi? Ne dersiniz?

-: Evet, Efendim.

Hulusi Bey: Hı. Elbette muttakilere tam bir numune olacak vaziyeti vardı. Binaenaleyh Cenab-ı Hak, onun lisanından herhangi bir hatalı sözü çıkarmamıştır. Onun için kemal-i cesaretle söylüyor. Diyor ki: “Eğer sizin hoşunuza gitmeyen bir tabir, bir şey görürseniz benim haberim olmadan oraya nefsim karışmıştır onu o şey ona aiddir. Eğer size hoş gelmeyen bir şey olursa benim haberim olmadan nefsim oraya karışmıştır, ondan dolayı. Ona vebalınızı da üzerine koyarak bana iade edin. Vebalini de üzerine koyarak onu bana iade edin.” Bana mı bu?

-: Evet, Efendim.

-: Karaçalı.

Hulusi Bey: Tamam, burada karaçalı bulunur diye. Bismillah. Okuduğun hadis aklıma geldi de. Hani ……….. Sen de iç. Eeey eey. Buyur Hacı Hilmi  

-: Bulunduğu zaman söyledi

-: Benim zamanımda tez tez kontrol ederdiniz.

Hulusi Bey: Neyi?

-: Üstadımız

Hulusi Bey: Evet,

-: Kastamonuda

Hulusi Bey: Kahveci Emin’de o bi yakın senelerde şeyde Van’da bir trafik kazasında yandı gitti ha. O da tam, demiş ki “Ya Rabbi! Nurculara gelecek musibetin hepsini bana ver, onları esirge.” Samimi bir surette bu duası kabul olmuş ki trafik kazasında kendisi yanarak ölüyor. Kastamonu’dayken de muhabere vasıtamız o idi. Kahveci Emin.

-: Mektup verdiniz götürdüm diyor.

Hulusi Bey: Tamam, sen getirdin bende verdim.

-: Evet.

Hulusi Bey: O bir karta silmiş, yazmıştı işte o gördünüz ya Eee.

-: Evet, bahar mevsiminde ölmüş arzın ihyası içinde, üç yüz bin haşrin nümunelerini kemal-i intizam ile icad etmek ve arzın sahifesinde birbiri içinde üç yüz bin muhtelif enva’ın

Hulusi Bey: Yani arz ölü bir vaziyette iken bunda da acaba bir ot biter mi diye hatırımızdan geçse bahar mevsiminde o beyaz kefenin altından yeşillikler nasıl çıkıyor? Çıkıyor mu, çıkarıyor çıkarıyor. İşte bir haşir yapıyor. O tohumlar o kar perdesi altında, toprağın içinde hazırlanıyor çıkmaya kar kalkar kalkmaz altından zuhura geliyor. İşte böyle haşredeceğim diyor ha, bunu görün. Her baharda bu haşir numunelerini size gösterdiğim gibi, sizde mezarlığa gittikten sonra, iyi daha siz uyandırılmayacaksınız diye..

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭ اَيَحْسَبُ اْلاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًىۜ

Acaba insan zanneder mi ki bir daha uyandırılmamak üzere orda yani yatıp kalacak. Acayip, acayip işler var. Şimdi dağlar havada bulut gibi uçacak, dağlar. Bunda mezar mı kalır, mezardaki kemikler mi kalır, toprak mı kalır? Bütün bunlar böyle dağıldıktan sonra Cenab-ı Hak yine o ölmüşleri diriltebilir mi?

-: Amenna ve saddakna.

Hulusi Bey: Hiç tereddüt etme. Mosturasını Kur’an bahsediyor. İbrahim Aleyhisselama yaptırmış.

رَبِّ اَرِن۪ى كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪ىۜ

Ne diyor ondan sonra

قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ

İlaahir. Şimdi yanlış okumayayım. Evet, Kur’an da yok burada galiba. Ha.

-: Var Efendim.

Hulusi Bey: Ben burada yok diyorum. Ezberinde ise oku.

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَاْت۪ينَكَ سَعْيًۜا وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟

Hulusi Bey: Onları böyle parça parça et. Başlarını yanında sakla, o her birisini de ayrı yerlere koy. Dört parça et, birbirine karıştır güzelce. Ondan sonra çağır. Bunun tecrübesini yapmış o, Kur’anda bunun bahsi geçiyor. Bundan sonra eğer hatıra gelirse ki Cenab-ı Hak bu arzı böyle hallaç nasıl pamuk atar gibi atarsa, bu vaziyete gelirse. Yıldızlar parça parça dökülür, sema inşikak eder, büyük parçalar halinde bu fezada dağılacak. Bunlar hepsi böyle azim hadiseler zuhur ettikten sonra Cenab-ı Hak, tekrar bu âlemi yapabilir mi, yaratabilir mi? Onların içerisinde kemikleri sürme olmakla kalmamış, her birisi parça parça belki bir adamın cisminin zerreleri, kâinatın her tarafına serpilmiş vaziyetten nasıl toplanacak denilir mi? Şimdi şu meyanda bir şey daha, geçen gün okurken hadis kitaplarını. Sahabeden bir zat diyor ki ya Resulullah sana, sen öldükten sonra senin cisminde toprağa karışacak, sana nasıl bu okunan dualar, salavatlar sana nasıl arz edilir? O zaman buyuruyor ki: Cenab-ı Hak peygamberlerin cesedini toprağa haram etmiştir. Peygamberlerin cesedi çürür mü derlerse ne diyeceğiz? Çürümez. Peygamberlere haram etmiş. Velilerden, velilerden bir kısmının cesedini çürütmüyor. Fakat çoğunun da onların da cesetleri çürür. Senelerce sonra kaldırıyor. Mesela: Delail-i Hayrat denilen zatın, Muhammed bin Süleyman el-Cezûli Hazretlerinin yetmiş sene sonra İspanyol’ların istilasından dolayı kabrini çıkarıp götürüyorlar. Şey ediyor, müridleri bakıyorlar ki: Nasıl defnedilmişse öyle duruyor, kefenine de bir şey olmamış. Toprağın içerisinde bir cesed. Bugün ki fennin karşısında ne buyurulur bu işe? İşte şeydeki Kars’da medfun olan Ebu-l Hasan el Harakani Hazretlerinin bir gün onun da tarihçesinden bir parça bahsetmiştik duyduğumuzu. İki yüz sene sonra takriben onun üstadı, manevi üstadı Bâyezid-i Bistami yahut Bestami. Ha. Ondan, ondan irşad olmuş. Osmanlı idaresinde iken doksan üç muharebesinden evvel orada bir onbaşının rüyasına geliyor. Bir onbaşı.  Diyor ki: “Ben artık Fatiha’dan mahrum kaldım, başınızdaki kumandana git söyle benim kabrimi çıkartsın böyle bir mezarlığa yakın bir yere götürsün.” Bir nefer, bir onbaşı kumandan olan paşaya gidip te ben böyle rüya gördüm diyebilir mi? İşte o paşa hazretleri de herhalde ehl-i hal bir zat ki üç defa rüyasında gördükten sonra. Yerini de tarif ediyor. Adımlan diyor. Şu kadar doğuya, gün doğuya şuradan başlayarak şu kadar doğuya gidin. Ondan sonra da şimale şu kadar adım gideceksiniz. Orayı eşersiniz, benim lahdim oradan çıkar. Onu işte getirin tarif ettiği yere gömün. Gidiyor paşaya arz ediyor vaziyeti. Paşa, o zamanın paşaları, daha dindar, itikadlı adamlar. Onunda rüyasına aşağı yukarı aynı vaziyette gelmiş. Fakat böyle tafsilatlı değil. Bunun üzerine o zat öne düşüyor. Onbaşı paşanın önünde, adımlarını saya saya dediği kadar şarka, ondan sonra şimale dönüyor orası kazılıyor. Ben diyor kabrim, şimdiki tabirlerle söyleyelim, normal kabirden daha derindedir. Çünkü ben üstadım olan Bâyezid-i Bistami Hazretleri ile bir seviyede bir kabirde yatmak istemedim.  Onun için ondan daha aşağıdır yerim. Biraz fazla eşsinler oradan beni şeyim çıkar. Dediği gibi, tarif ettiği gibi şeye eşiliyor, lehti çıkıyor. Leht halindemiş. O da bakıyorlar ki hiç bugün defnedilmiş gibi. Hatta böyle şeye baktıkları zaman, parmağına filan baktıkları zaman kanın yürüdüğü fark edilecek vaziyette. Kim bilir ne kadar zaman geçtiği halde, işte onu o öyle vaziyette getiriyorlar ondan sonra hangi padişah zamanında ise, o padişahın iradesiyle de orada evliya camisi adıyla kubbeli, mubbeli mükemmel bir cami yaptırıyor. Küçük mikyasda. Doksan üç muharebesinde Ruslar caminin kubbesini filan dağıtıyorlar. Minaresinde top mermilerinin yeri vardır hala. Upuzun bir minare fakat cami basık dam halinde. Kubbe yıkıldığı için, öyle basık bir vaziyette yapılmış. Yani söz buraya nereye geldi. Enbiyaya, enbiyanın cesetlerine toprak haram kılınmıştır, evliyaullahtan bir kısmı da bu sırra mazhar olmuşlardır, bunu söylemek için. Bazı şeyler numuneler gösteriyor ki o zatlarında içerisinde de cesedleri toprak tarafından kemirilmeyenleri var. Ya bunların hepsi Firavun gibi mumyalandırıldılar mı? Haşa. Onlar tenasüha kailler. Firavunlar tenasüh itikadına kailler. İnsan öldükten sonra çeşitli hayvan vaziyetlerine nefholunur, onun için bu nefhe mahal kalmasın diye cesetlerini mumyalandırıyorlarmış. Neyse diyen gitti o kadar. Hadi bakalım sen altıncı lem’ayı bugün bitirirsen eski bi ramazan toplarımız vardı, hazır olsaydı ona bir top attırırdık. Buyur.

PDF Dosyasını Okumak İçin Tıklayınız!

 

Bir önceki yazımız olan 206) YİRMİİKİNCİ SÖZ'ÜN İKİNCİ MAKAMI/ALTINCI LEM'A DERS -1 başlıklı makalemizde YİRMİİKİNCİ SÖZ'ÜN İKİNCİ MAKAMI/ALTINCI LEM'A hakkında bilgiler verilmektedir.