35) 18. MEKTUP 2.MESELE-İ MÜHİMMESİ VE 5. MEKTUP’DAN DERS-2

35) 18. MEKTUP 2.MESELE-İ MÜHİMMESİ VE 5. MEKTUP’DAN DERS-2

ADAD

Hulusi Bey

Hulusi Bey: Fakat biz hissedelim etmeyelim öyle artık iki kere iki dört kat’iyetinde anlamışız ki burada öyle bir sırr-ı i’caz-ı Kur’ani var ki şu hayat denizinde yüzen vücut sefinemiz ancak bu rotayı takib ederse selamete bulur. Biz iki kere iki dört kat’iyetinde anlamışız. Yani veraset-i nübüvveti filan biz bulup şey edecek değiliz. Yalnız onu demiyor ki işte, zaten onu da söylüyor. Mesela tarikatta diyor kırk günden kırk seneye kadar bu elde edilir değil mi? Yani bir çile çeker mürşidi kuvvetli, kendi istidadı inkişaf etmiş bir kibrit çakmaya bakıyor, olur. Bir de bir çile çekmekle olur. O hazırdır o, onun hissiyatı müheyyadır. Ee kendisini kurtarır. Yanındakilerinin kendisinden geri kaldığından hiç ehemmiyet vermez. Mesela bir ehil mürşide gitmiş ders almış. Hepsi derslerine çalışıyorlar. Bir tanesinin istidadı çabucak inkişaf eder. Diğerleri yolda kalır. Onların yolda kaldıklarından, geride kaldıklarından teessür duymaz. Ben elhamdülillah o şeyi geçtim o kerteyi savuştum ya ne yapalım demek kısmetleri bu kadarmış. Onlar öyle gider. Hatırıma gelen Mevlana Hazretlerinin bir hikâyesinide söyleyeyim. Mevlana Hazretlerinin bir dervişi varmış. Adı neyse biz bir ad bulalım, ne diyelim? Muhammed Polat diyelim mesela. Mevlana Hazretlerinin itibar ettiği bir derviş fakat safi bir insan. Bir gün Konya’nın İrem bağlarına gidiyorlar. Çiçeklerin açıldığı bir zaman. “Hadi bakayım diyor hepiniz bana güzel çiçeklerden bir tane getirin.” Mensupları dağılıyorlar. Herkes birbirinden güzel çiçekleri getiriyorlar bir tarafa koyduruyor. Derviş Muhammed Polat yok. Nihayet derinden geliyor. Derinden geliyor amma elinde çiçek yok. Gele gele getiriyor ki kurumuş, kurumuş vazifesini bitirmiş bir çiçek. Şimdi herkes gülüşüyor. Derviş Mehmet, bak hele, Mevlana Hazretlerinin itibar ettiği adama bak. Onlar gülerken Hz. Mevlana diyorki “ Derviş Muhammed bak arkadaşların ne kadar güzel çiçekler getirdiler. Sen niye bu kurumuş çiçeği getirdin.” Kıssadan hisse. Diyor ki “ Efendim hangi çiçeğe gittim koparayım baktım ki Cenab-ı Hakkı zikrediyor. Onun zikrine mani olmak istemedim.” Şimdi zahire bakmak var, bir de hakikate bakmak var. “Baktım ki bu zikirden kalmış. Bunu kopardım getirdim.” Şimdi etraftakiler bu arifane söz karşısında bi hakkın diyorlar ki; “ Hakikaten Derviş Mehmet sevilmeye layıkmış”  Ee oku bakalım oku.

-: Hem demiş ki: “Bütün tarîklerin nokta-i müntehası, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.”

Hulusi Bey:  Hah bütün tariklerin müntehası hakaik-i imaniyenin vüzuh ve inkişafıdır, açılmasıdır. Şimdi hatıra gelir ki bu inkişaf sözünden ben bişey anlamıyorum. Fatiha-i şerifede اِيَّاكَ نَعْبُدُ de varmı? اِيَّاكَ نَعْبُدُ yü hoca efendi hazretleri kaç senedir bu Fatiha-i şerifeyi biliyorsun? Kaç tane üstadından bu Fatiha-i Şerifenin dersini tefsirini okudun. Şimdi bu zatların hangisi Üstadın bahsettiği gibi Beyazıd Camiinde namaz kılarken اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ dediğim zamanda bu mütekellim maal-ğayr ile denmesinin yani اِيَّاكَ َعْبُدُ   yerine اِيَّاكَ نَعْبُدُ  denilmesinin hikmetini kalbim araştırdı. Birden bu mes’ele inkişaf etti. Ona inkişaf ettiğini örtmemiş üzerini açmış. Şimdi bizde Fatiha-i Şerifeyi bu dersi okuyuncaya kadar “ooo Fatiha-i Şerifeyi kim bilmez canım, bu kadar çocuk da biliyor.” Bu inkişaf niye bize olmadı? Tefsirleri okuduk, hoca efendileri dinledik, herbirisi söyledi ama اِيَّاكَ نَعْبُدُ  deki o inkişaf, onu da hakdır, gerçektir diye okuyoruz ve hakikaten anlıyoruz ki اِيَّاكَ نَعْبُدُ  böyle bir inkişafı saklayan bir Kur’an’dan bir fıkradır, bir cümledir. Şimdi bizde inkişaf, derslerimiz gerek mektubat, gerek sözler, gerek şu gerek bu bakıyoruz ki bir ayet-i kerimenin tefsiri veyahut birkaç ayetin tefsiri bu ayetleri tefsirlerde de görmüşüz. O tefsirler bugünkü gibi bize sırr-ı i’caz-ı Kur’an’ı bildiren bir vaziyeti gösterememişler. Öyle ise şu asrın bir ilacıdır bunlar. İlaç var rafta durur, ilaç var kalbe girer. Biz anlıyoruz ki bizim kalbimiz, ruhumuz, letaifimiz şu asrın adamları olmak itibariyle bize en lazım, en şifa verici ilaçlar nerededir, bu derslerdedir. Nereden alınmış bu dersler? Kur’an’dan alınmış. Demekki Kur’anda

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ

sırrı bu asra bakan bir şeyiyle tamamiyle açığa çıkmış. Hadi bakalım yürü, eğer yürüyebilirsen.

 -: Hem demiş ki: “Velayet üç kısımdır:

Hulusi Bey:  Hah hoca efendinin takıldığı yer.

-: Biri velayet-i suğra ki, meşhur velayettir

Hulusi Bey:  Şimdi bana diyor. Diyor ki Efendi sen o zaman geldin bana tarikat dersi alasında uçasın. Şahsın için, manen terakki edesin. Veli orası veli, bilmemki deli mi olursun veli mi.. Deli değil, peki. Veli olmak istedin velayet de üçdür. Üçtür. Birisi velayet-i kübra, birisi velayet-i vüsta, birisi de velayet-i suğra. Kübra, vüsta, suğra.

-: Velayet üç kısımdır: Biri velayet-i suğra ki, meşhur velayettir. Biri velayet-i vustâ, biri velayet-i kübradır. Velayet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır.”

Hulusi Bey:  Doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır. E şimdi akla gelmez mi veraset-i nübüvvet yolu dediğin, onun da cevabını veriyor. Diyor ki dikkatli okuyanlar işte şu sözlerde bu hakikati görmüşler. Kırk dakikada bu hakikati anlıyacak vaizyetler bu eserlderde var. Tarikatte istidadı kibrit hükmüne gelmiş zatlar kırk günden kırk seneye kadar çalışır ondan sonra şahsı için bir inkişaf olur. Şahsı için. Evet;

-:Hem demiş ki: “Tarîk-i Nakşî’de iki kanad ile sülûk edilir.” Yani: Hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur.

Hulusi Bey:  Feraiz-i diniyeyi

-: feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez. Öyle ise tarîk-ı Nakşî’nin üç perdesi var. Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.

Hulusi Bey:  Hah. Ahir zamanında ona sülük etmiş. Bu işte bu gelecek asırlarda bu ikinci elfin içerisindeki asırlarda bulunuyor. Ehl-i imanın en ziyade ehemmiyet vereceği şeye süluk etmiş. Evet;

-: İkincisi: Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.

Hulusi Bey:  Feraiz-i diniyeye mi diniyeyi mi?

-: Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.

Hulusi Bey:  Buda vustası

-: Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emraz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.

Hulusi Bey:   O kadar

-: Bu doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmet farz oluyor.

Hulusi Bey:  Evet

-: Madem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi.

Hulusi Bey:  Şimdi parmağını ordan ayırma onu da söyleyeyim. Gerçi söylemediğim bir şey yok. Şimdi tekrar ediyorum duymayanlar da duysun. Bir defa böyle yanında bulunduğum vakitte Allah rahmet etsin hepsi gittiler. Şamlı Hafız vesair hepsi, Mustafa Çavuş, Abdullah Çavuş, Sıddık Süleyman. Onlara şu suali sordu “Dedi ki Abdulkadir-i Geylani Hazretleri, şimdi burda hazır olsa, O vaaz ederken bazen cemaatin üzerinde uçarak vaaz ederdi. Vaazını uçarak yapardı. Şimdi O hazır olsa yine sizin başınızda uçarak dese ki; “Said’i dinlemeyin Said’in sözlerine ehemmiyet vermeyin ne yaparsınız?” Sual, ehemmiyetli sual. Bir hatırayı naklet diyorlar işte ben zamanı geldiği zaman söylüyorum bak. Hatıranı naklet. Onlar dediler “biz bu Sözlerden vazgeçmeyiz” “Hah” dedi. “Benimde sizden beklediğim budur.” Yani bu farz-ı muhal bak şurda da gösteriyor ya bu zamanda Abdulkadir-i Geylani (R.A), Şah-ı Nakşiben (R.A), İmam-ı Rabbani (R.A) gibi zevat bu zamanda hazır bulunsalardı en ziyade neyi tavsiye edeceklerdi? Hakakik-i imaniyenin inkişafına yarayan şeyleri. Şimdi tasavvur etsen birisi böyle üzerimizde uçsun o da kendisi ben Abdulkadir-i Geylani’yim diye şey etse “Şunlarla meşgul olmayın” “Biz dediler bundan vazgeçmeyiz” işte o zaman aynı şeyi söyledi; “Benimde sizden beklediğim buydu” Muhatab onlar bende o sofrada oturanlardanım yani. Bizde müstemi’ mevkiindeyiz. Evet, e şimdi bunlar bir hatıra. Böyle bir zat eğer hazır olsa zaten bunu demez ki “ bu işi bırakın, onu dinlemeyin” fakat ehl-i dünya, ehl-i gaflet, ehl-i küfür, ehl-i nifak şeyh-ül islam Sabri Efendi’yi sekiz sene sonra kabrinden kaldırdılar tuhfet-ül reddiye namiyle bir hezeyan mecmuasını yazdırdırlar. Sekiz sene sonra ölmüş olan, Mısırda ölmüş olan eski şeyh-ül islamdan Sabri Efendi’yi kaldırdılar ona dedirtdilerki yani “bunu dinlemeyin, bunlara ehemmiyet vermeyin” Bunlar matbu olarak bize geldi. İşte o gibi şeyler alttan alta bunları yani şu nuru söndürmek nurun mesleğine lütf-u İlahi ile girmiş olanları o meslekten soğutmak için her çareye tevessül ettiler Lillahilhamd onların emekleri zayi’ oldu. Allah nurunu söndürtmedi bu kâfirlere belki Nuru devam ediyor. Memleketimizden sıçradı ecnebi memleketlerinde daha hareketli mesai yapılıyor. Evet;

-: Madem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi.

Hulusi Bey:  İşte hülasası bütün bunların.. Zaten gelecek, gelecek. Ben peşin söylüyorum ki; şu eserleri dikkatli ve üç kişi bir araya gelerek, ağırdan, üç bir arada dikkatli mütlaa etseler hakaik-i imaniyenin inkişafına mazhar olurlar. İmandaki zevki, lezzeti anlarlar.

-:Çünki saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennet’e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet’e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil…

İşte otuzüç aded Sözler, böyle Kur’anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar. Madem hakikat budur; esrar-ı Kur’aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.

Hulusi Bey:  Şimdi oraya da parmağını koy. Turuk-u aliye beyanına dair İmam-ı Nesefi (R.A)’ın Zübdet-ül Hakaik’ının Turuk-u Aliyeye dair faslından hulasa: Tarikattan mukaddem evvela şeriat ile amel edip ondan sonra tarikata süluk etmek sahih olur. Şeriat ile amil olmayan kimselerin tarikiata süluku hiçbir vecihle sahih olmaz. Şeriatı yok geliyor efendi, pekii hadi git diyor. Namazı nasıl kılacak, sıhhat-fesat neden olur onun farkında değil, efendiye geldi. Efendi dedi ki “peki seni kabul ettim hadi git”. Oldu bitti. Peki. Her ne kadar evrad ve ezkar ve havas okusalar müessir ve müsmir olamaz. Eğer müessir olursa bazı ehass-ı havassa olduğu gibi mahz-ı istidrac ve mekr-i ilahi kabilinden olup akibeti selb-i imana sebep olur. Tarikat feraiz ile amelden sonra nevafil ile kurbiyet-i ilahi tahsil etmektir. Feraiz üslup, nevafil füruudur. Feraiz temeldir. Nevafil ile iştigal o da teferruatıdır. Netice-i nevafil hakkında bir Hadis-i Kudsi’de –burası silinmiş ya-

“Lâ yezâlül abdü ye-tekarrebü eliyye binnevâfili hattâ ühıbbehu feizâ ahbebtü-hu kuntu sem’ahüllezî yesmeu bî ve basarahüllezî yübsıru bî ve lisânehüllezî yentıku bî ve yedehüllezî yebtışü bî ve riclehüllezî yemşî bî febi yesmeu ve bi yübsırü ve bi ya’kılü” buyurmuştur. Yani cemi-i kuvva ve cevarih muraddır. Bunların türkçeside aşağıda gelecek sabredin. Ve netice-i feraiz hakkında Hadis-i Kudsi’de “Mâ tekarre-be ehadün ehabbe ileyye mineddâi mefteradtühü aleyhi:” buyrulmuştur. Nevafilde mahallin istidadı kadar abd Hak ile işitir. İşte manası: Nevafilde mahallin istidadı kadar abd Hak ile işitir.  Hak ile görür, Hak ile idrak eder. Netice-i feraizde Hak abd ile işidir görür, idrakeder demişler. Sure-i Enfal 17. Ayet:

وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ  ayeti kerimesinde

rami-i hakiki Huda’dır. Dest-i Muhammedi ile remd olundu. Buna kurb-u feraiz derler. Sure-i Şuarada 63. Ayet

فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ

Ayeti kerimesinde Darib dest-i Musa’dır.  İnfirak-ı bahr eden kuvvet ve kudret hakkındır. Yani denizi yükseltip kubbe gibi yapıp altından ben-i israilin serbestçe gitmelerini temin eden kimdir?

-: Allah (C.C)

Hulusi Bey:  Ya,  فَاَوْحَيْنَٓا     Biz Hz. Musa’ya ne yaptık, vahyettik.

فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ

 Sen asanı denize vur üst tarafına karışma. Ne yaptı onun üzerine  فَانْفَلَقَ  Biz infilak ettirdik. Suyu kaldırdık denizin dibini gösterdik, su üstlerinde ben-i israil altında denizin içinden yürüyorlar. Darib dest-i Musa’dır. İnfirak-ı bahr eden kuvvet ve kudret Hakk’ındır. Buna kurb-u nevafil derler. Kurb-u nevafide abd bir maddeyi murad eder. Hak ona muin ve destgir olur. Denize geldiler. Arkadan firavun beşkleriyle beraber geliyor. Deniz bu denize girilir mi? Ne yapacağını şaşırmış. İşte ona vahy etti Cenab-ı Hak o zaman. “Ya Musa elindeki değneği denize vur” Bak, Biz ne kuvvet ve kudret sahibi olduğumuzu sen de görürsün.” Denize vurunca ne yaptı suyu yükseltti altından gitti. Ben-i İsrail o yola sığmadılar. Muhtelif yollardan gidiyorlar. Canları sıkılmaya başladı, pencereler de açtı. Onlar giderken birbirlerini de gördüler. كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ  mi gelir gerisinden. Kurb-u nevafil ile kurb-u feraizin farkı dakikdir. Kurb-u nevafilde abd bir maddeyi murad eder Hak ona muin ve destgir olur. Kurb-u feraizde abdin ilmi olmayarak Hak bir maddeyi murad eder

وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ

Evet, abdin ilmi olmayarak, yalnız ona vahy olunur. Ne olunur, sen bir avuç toprağı çakılı al kâfirlerin üzerine at. Bin tane kâfir var karşıda. Bir avuç toprağı bin kâfirin gözüne ayrı ayrı birer avuç toprak yapıp atan kim?

-: Allah

Hulusi Bey:   وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ  buna da kurb-u feraiz derler. Abdin ilmi olmayarak Hak bir maddeyi murad eder cevarih-i abd ile icra eder. Yani Hz. Peygamber (A.S.M)’ın mübarek elinden, eline alıp atacağı bir avuç toprağı bütün kâfirlerin gözüne birer avuç toprak atılmış gibi yapar. Onlar da gözleriyle meşgul olur ve hezimete ve uğramaya mecbur olurlar. Bugün dersimiz böyle gitti. O da Hoca Nusret’in himmetiyle oldu diyelim. Peki,

-: Allah razı olsun.

Hulusi Bey:  Ecmain. Onun için feraiz ile olan kurbiyet nevafil ile olan kurbiyetten ekvadır. Feraiz ile olan kurbiyet işte Üstad’ın birinci veraset-i nübüvvetten gelen tarik, diğer yerlere uğramıyor. Çetine girmeden doğru bir cadde-i kübra. Onunla kolayca vüsul imkânı var. Feraiz ile olan kurbiyet, bu farzdır dedi. Feraiz ile olan kurbiyet nevafil ile olan kurbiyetten ekvadır. Diğer kısımlar bugünkü dersimizle münasebeti olmadığından orayı geçelim. Hele bir kelime-i şehadet getirin bakalım.

اَشْهَدُ اَنْ لآَاِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ

Hulusi Bey:  Buyur.

-: Bilirsiniz ki: Eğer dalalet cehaletten gelse izalesi kolaydır. Fakat dalalet, fenden ve ilimden gelse, izalesi müşkildir.

Hulusi Bey:  Dalalet, azgınlık, yani tarik-i müstakimden ayrılmak. Cahillikten, bilmemezlikten gelirse onun izalesi kolaydır. Onun kulağından tutarsın bu yolu ona anlatabilirsin. Bilmiyordur. Öğrenirse, Cenab-ı Hakkında muradı onu dalaletten kurtarmak ise senin sözün ona bir vesile-i necat olur. Allah’a vasıl olacak yola, doğru sapmadan gidecek yola döner; “Ben bilmiyordum. İşretten sarhoş olmuştum. Nefis, heva beni mağlub etmişti. Allah senden razı olsun” der. “ Beni uyandırdın. Şimdi hakikati anladım.” Bu müstakim yolda Bu müstakim yol nedir bak,

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ

diyoruz okuduğumuz vakit. Altında da izahı var. Nedir o?

صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ

Kendilerine in’am ve ihsan ettiğin zatların, peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin, salihlerin yoluna bizi hidayet et. Çünkü o nurani yolu onlar takib ediyorlar. Bizi o aydınlıklı, çeri çöpü dikeni olmayan engelsiz doğruca senin rızana kavuşturan o tarika bizi süluk ettir. Hergün Fatihada temennimiz bu.

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ٭صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ

Ama temennimiz var.

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَالضَّٓالّ۪ينَ٭

o senin ğadab ettiklerinin yollarına, dalalete girenlerin yollarına da değil ha. Onu istemiyoruz.

-: Fakat dalalet, fenden ve ilimden gelse,

Hulusi Bey:  Dalalet, fenden ve ilimden gelse onun izalesi

-: Fakat dalalet, fenden ve ilimden gelse, izalesi müşkildir.

Hulusi Bey:  Eskiden, evet,

-: Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu,

Hulusi Bey:  Yani fenden dalalete gidenler. O kadar fen revaçta değil. Onun için o zaman fenden azanlar binde bir bulunurdu. O binde birden de binde biri ancak irşad ile ikaz ile yola gelirlerdi. Evet, devam et, devam et.

-: Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünki öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, i’caz-ı Kur’anın manevî lemaatından olan malûm Sözler’i, şu dalalet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

DUA

Hulusi Bey:  

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Cenab-ı Erhamürrahimin, Feyyaz-ı Mutlak Rabb-ül Felak Hazretleri sohbetinde bulunduğumuz Kur’ani ve imani dersten hâsıl olan sevap hürmetine bizim kalplerimize gelen bu hakikatlere zıt fikirleri, düşünceleri lütfuyla izale buyursun. Bize Kendisinin beyanı veçhiyle “Tiryak gibi tesiri vardır” dediği sözüne itimat hissini uyandırsın. Evvelce bu işte çalışanlar kendilerini de hakikaten bu tiryak gibi tesiri kendilerinde görmüş kimselerden eylesin. Sonradan duyup işitenleri de onlara şeksiz şüphesiz bu işle uğraşanların hareketlerini tasvib eder bir inanış nasib etsin. Bu surette iman-ı tahkikinin yolunu kolaylıkla ihtiyar etmek Cenab-ı Hak müyesser etsin. Bizi şu fani hayatta, bahusus şu fesad-ı ümmet zamanında, böyle çok ehemmiyetli ve iksir gibi tiryak gibi tesirli ders-i Kur’aniyi dinlemek iştiyakını veren Rabbımız, hem bu derslerden tam tefeyyüz etmek, her türlü şübehattan dalalete düşürecek şeylerden hafiz ismi hürmetine muhafaza olunmak ve hem de ahirette sevgili Habibi’nin Liva-ül Hamd Sancak-ı Şerifi altında haşr-ü cem eylemek nasib eylesin. Ahir-ü akıbetimizi hayr eylesin. Bütün hastalarımıza suri ve manevi hastalıklarımıza Cenab-ı Erhamürrahimin Şafi-i Hakiki Allah-u Teâla ve Tekaddes Hazretleri tam şifa versin. Hastalıklarımız gidersin. Bizi hasta edecek her nerden gelirse her kimden gelirse gelsin düşünceye şey edecek belki şüpheye götürecek, her türlü parlak sözün altında bir fitne fesad yattığını, zehirli bir mahlûkun tesirini yapacağını düşündürerek bu tarik-ı müstakimden, bu nurlu yoldan asla ve kat’a ayırmasın. Gün be gün, yevmen fe yevmen, anen be anen muhabbetullah, muhabbet-i kelamullah, muhabbet-i resulullah ile bizi tam umduğumuz neticeye kadar götürsün.

Lillahil Fatiha measselavat.

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız.

Bir önceki yazımız olan 34) 18. MEKTUP 2.MESELE-İ MÜHİMMESİ VE 5. MEKTUP’DAN DERS-1 başlıklı makalemizde 18cimektub.5cimektub hakkında bilgiler verilmektedir.