75) ONSEKİZİNCİ SÖZ 1. 2. NOKTA DERS-1

75) ONSEKİZİNCİ SÖZ 1. 2. NOKTA DERS-1

ADAD

Hulusi Bey

 ONSEKİZİNCİ SÖZ 1. 2. NOKTA DERS-1

Hulusi Bey:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَيْنِ الْعِناَيَةِ كَنْز ِالْهِداَيَةِ اِماَمِ الْحَضْرَةِ اَمِينِ الْمَمْلَكَةِ طِراَزِ الْحُلَلِ ناَصِرِالْمِلَلِ تاَجِ الشَّرِيعَةِ سُلْطاَنِ الطَّرِيقَةِ بُرْهاَنِ الْحَقِيقَةِ زَيْنِ الْقِياَمَةِ شَمْسِ الشَّرِيعَةِ شَفِيعِ اْلاُمَّةِ عاَلِى الْهِمَّةِ كاَشِفِ الْغُمَّةِ يَوْمَ الْقِياَمَةِ سِراَجِ الْعاَلَمِينَ.

اَللّٰهُ عاَصِمُهُ وَ جِبْرِيلَ عَلَيْهِ السَّلاَمُ خاَدِمُهُ وَالْبُرَاقُ مَرْكَبُهُ وَقاَبُ قَوْسَيْنِ مَقاَمُهُ وَالْمَعْبُودُ مَقْصُودُهُ شَمْسُ الضُّحَى بَدْرُ الدُّجَى نُورِ الْهُدَى خَيْرِالْوَرَى اِماَمِ الْمُتَّقِينَ اَصْفَى اْلاَصْفِيَآءِ مُحَمَّدِنِ الْمُصْطَفَى صَلَّى اللّٰهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ قِبْلَةِ الْعاَرِفِينَ وَكَعْبَةِ الطَّآئِفِينَ وَحَبِيبِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَعَلَى اَلِهِ وَاَصْحاَبِهِ وَ عِتْرَتِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَسَلِّمْ تَسْلِيماً كَثِيراً ياَ رَبَّ الْعاَلَمِينَ اَمِينَ.  

-:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

KÖLE AZAD ETMENİN FAZİLETİNE DAİR AYET VE HADİSLER

 Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

Sarp yokuşu geçmenin zorluklarını göze alıp geçemedi. Yokuş nedir bilir misiniz? O kul azat etmektir.

Hulusi Bey: Bir daha oku.

-: Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

Sarp yokuşu geçmenin zorluklarını göze alıp geçemedi. Yokuş nedir bilir misiniz? O kul azat etmektir.

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bir kimse Müslüman bir köle azad ederse ut yerine varıncaya kadar kölenin her uzvuna mukabil  Allahu Teala cehennemden azad edenin azalarını kurtarır, buyurmuştur.

Ebu Zerr radıyallahu anh den Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize:

– Ya Resulullah hangi amel efdaldir? diye sordum.

– Allah’a iman ve Allah yolunda cihaddır, buyurdu.

-Hangi köle azad etmek efdaldir? dedim.

– Sahibi yanında en iyi ve en pahalı olanıdır, buyurdu

KÖLELERE İYİLİK VE İHSAN ETMENİN FAZİLETİNE DAİR AYET VE HADİSLER

Allahu Teâla şöyle buyuruyor Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi şerik koşmayın. Anne ve babanıza akrabanıza yetimlere, miskinlere, yakın ve bitişik komşularınıza, yol arkadaşlarınıza, yolculara, yolda kalanlara ve kölelerinize iyilik ve ihsan edin.

Ma’rur b. Suveyd radıyallahu anh den; bir gün Ebuzer Hazretlerini gördüm üzerlerinde değerli bir elbise vardı. Kölesi de bu elbisenin bir aynını giymişti. Sebebini sordum.

– Rasulullah zamanında bir adama sövmüş annesini de ayıplamıştım. Bunun üzerine Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz “Sende cahiliyyet huylarından bir parça var. Onlar hizmetçileriniz olmakla beraber, sizin kardeşlerinizdir. Allahu Teâla onları sizin idaremize vermiştir. Binaenaleyh, Bunlardan biri kimin eli altında bulunursa o ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güçlerinin yetmediği şeyleri teklif etmeyiniz. Şayet ağır bir iş teklif ederseniz onlara yardım ediniz” buyurdu, cevabını verdi.

Cennet ve Cehennem: 

Cennet ve Cehennem, Cenabı Hakk’ın şu anda mevcut iki yaratığıdır. Buna Hz. Âdem ve Havva kıssası delalet etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Cennet hakkında muttakiler için hazırlandı ve Cehennem hakkında da kâfirler için hazırlandı” buyurmaktadır. Cennet ve Cehennem hiçbir zaman yok olmayacaktır. Dolayısıyla bunların ehli de yok olmayacaktır. Bu hususu Cenab-ı Hak, -orada ebediyyen kalacaklardır- ayet-i celilesi ile açıklamaktadır. Zira iman ebediyen vacip olduğu ve küfür de ebediyen haram olduğu için bunların cezaları da aynı şekilde ebedidir. Bu husus amellerine uygun ceza ayeti kerimesinde anlaşılmaktadır. Cennet ve Cehennemden,

Hulusi Bey: Hangi şeyden? Sureden?

-: Yazmamış.

-: Cennet ve Cehennemden sevab ve ikabtan evvel amellerin arz edilmesi ve muhasebesi vardır. Nitekim “saf saf Rabbinize az olunurlar” ayet-i kerimesi bunu ifade etmektedir. “Keza o gün de siz arz olunacaksınız. Sizden hiçbir şey asla gizli tutulmayacaktır. Ayrıca herkes o günde amel kitabını okuyacaktır. Biz ona kıyamet gününde bir kitap çıkaracağız o önüne açılmış bir kitapla karşılaşacaktır.” ayet-i kerimesi bu hakikati anlatmaktadır.

 Ebu Hureyre radiyallahu anh’den: Bir adam Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e kalbinin katılığından şikâyet etti. 

Resul-i Ekrem’de; Yetimin başını okşa, zavallı fakirlere yedir, buyurdu.

 Şefaat: Peygamberlerin veya kimselerin başkaları hakkında şefaat etmeleri de haktır. “Onun izni olmadan nezdinde kim şefaat edebilir” ayeti kerimesi bu hakikatı ispat etmektedir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Şefaatim Ümmetimden büyük günah işleyenler hakkındadır” buyurmuşlardır. Ve yine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “kıyamet gününde üç sınıf kimse şefaat edecektir; peygamberler, âlimler, sonra şehitler” buyurmaktadırlar.

Küfürden başka her büyük günahın affı caizdir. Allahu Teâla: Allah’a hiçbir surette kendisine şirk koşulmasını affetmez ve bundan başka günahları dilediği kimse hakkında bağışlar buyurmaktadır bununla beraber kul küçük günahlardan dolayı da azap edilecektir. Nitekim Allah-u Teâla dilediği kimseyi bağışlar ve dilediği kimseye azap eder.

Büyük günahlar; insanı inkâr ve yalanlama alameti olmadıkça imandan çıkarmaz.

Büyük günahlar insanı, inkar ve yalanlama alameti olmadıkça imandan çıkarmaz ve küfre sokmaz. Çünkü Allahu Teâla: Ey iman edenler öldürenler hakkında sizlere kısas farz olundu, buyurmaktadır. Keza müminlerden büyük günah işleyenler ebediyen Cehennemde kalmayacaklardır. Zira Allahu Teâla, zerre miktarı hayır işleyen onu görecektir buyurmaktadır.

Hulusi Bey: Bitti. Ne okuyacaksın? 

-: Arzu edilen..

Hulusi Bey: On yedinci sözü okuduk değil mi?

-: Evet

Hulusi Bey: On sekizinci sözü okuyalım.

-: Mektubatı getirelim.

-: Sözlere devam ediyoruz diye mektubatı getirmedik.

Hulusi Bey: Neyse.

-:

ONSEKİZİNCİ SÖZ

(Bu sözün iki makamı var.

Hulusi Bey: Biraz yakına getir göreyim. Oku oku.

-: (Bu sözün iki makamı var. İkinci Makamı daha yazılmamıştır. Birinci Makamı üç noktadır.)

             BİRİNCİ NOKTA:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

لاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ   

Hulusi Bey:                                          بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

لاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا

فَلاَ تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ

٭ صَدَقَ اللّٰهُ العَظ۪يمُ٭

-: Nefs-i emmareme bir sille-i te’dib:

Hulusi Bey: Bir de sözlerden şeyi oku. Ayetin numarasını ve mealini oku.

-: Âli imran 188

-: Ey fahre meftun, şöhrete mübtela, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim! 

Hulusi Bey: Zannetme şunları ki hudayle gelip hakkı ketimle ahde vefa eylememişken  kendilere hamd olunmağı isteyip sevinirler. Zannetme ki onlar dünyada esir ve cizye ve hakaret azabından necata bir mahal bulalar. Ve onlar için ahirette dahi derd-i nak ve elemli azap vardır. 

Rivayet olunuyor ki Peygamber Aleyhisselam; Yahuda Tevrat’tan bir şey sual ettikte sıhhatini ketmeyleyip hilafını cevap vermeye tasdik olundu. Yevmiyle ferahlandılar. O sebepten bu ayeti kerime nazil oldu.

-: Ey fahre meftun, şöhrete, mübtela, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medh ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dava ise; senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var. 

Hulusi Bey: Aynı şeyi bir daha tekrar edilecek.

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ٭ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

لاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا

فَلاَ تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ ٭

 صَدَقَ اللّٰهُ العَظ۪يمُ

Nefs-i emmareme diyor amma nefs-i emmareye deyin.

-: Şimdi umum diyor..

Hulusi Bey: Umum mumum yok, nefs-i emmareye..

-:Nefs-i emmareye bir sille-i te’dib:

            Ey fahre meftun, şöhrete mübtela, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefis! Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medh ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dava ise; senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var. 

Hulusi Bey: Bir dakika! Yeri uzak olup duymayanlar yakında yer var bu tarafa gelsinler. Yeri uzak olduğundan dolayı duyamayanlar yakınlaşsınlar bu oda açıldı oraya gitsinler. 

-: Oranın sobası da yanıyor. Soba da yanıyor.

Hulusi Bey: Oradaki sobayı yakmış ev sahibi.

Buyur!

-: Hâlbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz’-i ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun, gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasb ediyorsun. Senin vazifen fahr değil, şükürdür.

Hulusi Bey: Şimdi bakın. Bu kadar faziletini idrak ettiğimiz müellifi müşarünileyh hazretleri bu kadar tevazu gösteriyor. Fakat onun kendisine atfen söylemek istediği şeyler, gayr-i kabil-i inkâr ki hepinizde de var. Nefsimiz emmare değil mi? Bizde, nefsimizde hodgamlık yok mu? İyiliği hep kendimizden bilmek gibi bir vaziyetimiz yok mu? Herkes bize minnettar olsun, biz söylüyoruz, biz topluyoruz. Bakın şimdi şuradaki toplanışımızda zahir vaziyet var. Bu cemaatin buraya gelişi Allah’ın bir lütf-u Kerem’i değil midir? Eser-i rahmet ve inayet değil midir? Ya bu dersler burada olmasaydı. Burada bunu okuyan herhangi bir kardeşimiz bulunmasaydı ne söyleyecektik buraya? Günlük gazeteleri mi, yoksa çarşı havadislerini mi burada tazeleyip tazeleyip söyleyecektik. Örfi imanımıza faideli, bizim için dünya ahiret hayatı için değerli olan şeyleri burada okuyoruz istifade ediyoruz. Bu zat, bu kemaliyle beraber kendisini gayet aşağıda tutuyor, ama sözüne bakarsan kendi nefsine hitap ediyor. İnsaf edip, biz kendimizi artık “Bu iş benim işim değildir” deyip biz tesahhub etmeyelim. Gelenleri getiren, konuşmayı konuşturan, anlamayı kolaylaştıran ve bunun sonuncusu olarak o anladığına dinlediğine göre ona uygun hareket etmeyi nasip eden Allah’tır, var mı şekk-i şüphemiz? Yoktur. Öyle ise iyilik Allah’tandır kötülük nefsimizdendir. Bunu peşinen hesaba katıp düşünmemiz lazım. Yoksa o zat öyle demiş, ya benim nefsim! Nefs-i emmare değil ki artık nefsi mutmainne olmuş melekleşmişiz artık değil mi haşa. Böyle bir vaziyet iddia edemeyiz. Utanmak lazım bu zatın bu kemaliyle bu tevazuuna karşı bizim böyle bir haddimizden ileri söz konuşmamız hakikaten hiç yakışmayacak, insanlığa da yakışmayacak edebe de yakışmayacak bir tavır takınmak demektir. İnsaf etmek, haddini bilmek lazım. Cenabı Hak bizi Peygamber aleyhissalatu vesselam’ın sünnet-i seniyesinden olan güzel edep, güzel ahlak ile mütehallik olan aziz, necip, fazıl kullarından eylesin.. amin.. Buyur!

-: Senin vazifen fahr değil, şükürdür. 

Hulusi Bey: Senin deyince herkes kendi nefsine düşünsün. Biz iftihar edip övüneceğiz ki bak İşte biz böyle bir cemaate gidiyoruz iftihar edelim. Bunlar bizim sözümüz değil. Ne diyeceğiz? “Elhamdülillah Yarabbi sana şükür. Bütün ömrüm boşa gidiyordu Sen lütfettin şu ömürden bir iki saatlik zamanı şu mübarek imani ve Kur’ani dersleri dinlemekle beni meşgul ettin” deyip ona şükretmemiz lazım. Evet.

-:Sana layık olan şöhret değil tevazudur hacalettir.

Hulusi Bey: Herkes yani Hasan ağa böyle, Mehmet efendi böyle bilmem ne bey böyle bunun için mi? Desinler için mi? Bunlar nereye kadar devam eder? Çok çok devam etse ne zaman ki vefat etti hepsi sarılır ve unutulur. Ondan sonra dostlarından ciddi, samimi, ihlaslı dostlarından başka hepsi ne kadar çürük tarafları varsa hepsini dile dolarlar. Davul olur çalarlar, âleme rezil ederler. Hâlbuki kendileri de rezil olur. Kendileri de rezil olur. Senin dostuna karşı halin bu, demek ki bize karşı dostluk taslıyorsun biz ölürsek bizim için de böyle söylersin. Yine tekrar ediyorum, Cenabı Hak habibine layık gördüğü ahlak-ı haseneyi azıcık da bize nasip etsin. Amin. amin.. Azıcık da bize nasip etsin. 

 اَدَّبَنِى رَبِّى فَاَحْسَنَ تَاْدِيبِى  buyuruyor Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. “Beni Rabbim güzel bir surette edeblendirdi.” Biz de temenni ediyoruz ki Ya Rabbi biz de onun ümmetiyiz. Bizi şefaatine layık kıl. Bizi ona bahşettiğin edepten hissedar et. Âmin

-: Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedamettir.

Hulusi Bey: Senin hakkın medih değil. “Herkes beni methede” bu değil.

-: İstiğfardır, nedamettir.

Hulusi Bey: İstiğfar. Şimdiye kadar bu işle meşgul olmadığın zaman ki ne kadar boşa verdiğin ömrüm var, onları nereye verdin, nereye saffettin? Hiç boşa gitti. Ondan dolayı ne yapman lazım? İstiğfar etmek istiğfarı da anlattık ikindi dersinde. İstiğfar demek hem afiv hem boş geçmiş olan zamanı ibadetle, selahatle geçmiş gibi sevaba çevirmesi için Cenabı Hak’tan niyaz etmek demek. “Ya Rabbi bizi mağfiret et” deyince hem kusurumuzu affet hem de o kusurlu geçen ömrümüzü senin rızana muvafık amellerle geçirmişçesine bizi sevaplı olan kullarına dâhil et. Sevap işlemiş gibi sanki onlar boşa gitmemiş de hepsi Allah’ın rızasında ibadet, taatle, amal-i saliha ile geçmiş gibi et ya Rabbi. 

-: Senin kemal’in hodbinlik değil hüdabinliktedir.

Hulusi Bey: Yani kendini görmek değil ya. Hacıağa sen olmazsan bizim halimiz yaş. Buna  ne derler riyakarlık derler değil mi? Ali de zaten onun için boynunu bükmüş zavallı..

– Allah bizim  cümlemizi muhafaza…

Hulusi Bey: ya Hacı Nuri sen nasılsın? 

-: Hamdolsun..

Hulusi Bey: Senin hepsinden iyi. Verdiğine şükür ya vermezse?

-: Yine hamdolsun..

Hulusi Bey: Vermezse de hamd olsun.

-: Hamdolsun.

 Hulusi Bey: İşi anlamış çünkü çok borcu var.

-: Çok büyük, çok büyük.

Hulusi Bey:  Çok borcu var. Kul borcu değil bu Allah borcu. Fakat  hangisi çetindir?

-: Rabbim borçlu koymaya inşallah.

Hulusi Bey:  Dur dur hele dur.  Kul borcu mu çetindir Allah borcu mu?

-: Kul borcu çetindir.

Hulusi Bey: Kul borcu çetindir. Doğru. Çünkü Allah affedicidir, affı sever. Bazen belli olmaz. Mesela Bir gece namazında iki rekât namaz kılar yalvarır, göz  pınarından da birer damla yaş gelir, hacıyı bir de bakarsın ki affetti gitti ya.  Ama yine hep bana değil mi kimseye değil? Sen nalın yap nalın. Takunya diyorlar ya takunya yaparsan iyi olur. Yongası sana kalır, öteki tarafı da satarsın para kazanırsın.  

-: Evet, sen benim cismimde âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız.

Hulusi Bey: Eyi dikkat et ha. Hayrı kabul etmek

-: Şerre merci olmak için yaratılmışsınız.

Hulusi Bey: Demek ki bir şer gelirse kimden diyeceğiz? Havale mi edeceğiz? Şer bizden. Hayrı kabul etmek. Gelmiş kabul etmek. Kim getirdi? Hayır kimdendi? Allah’tan. Allah’tan gelmiş “aler-re’si-vel-ayn” Ee şer gelirse havale. Kime? Birine veririz canım boş duran birine veririz. Öyle mi? Ne yaparız? Şerre merci, bu benim işim, ben işledim. Onu öyle bilirsen kime diyeyim ki benim işlediğim suçtan dolayı beni affet. Suçları bağışlayan, o ömrü yele veren, veren kimsenin ömrünü ibadetle geçirmişcesine sevaplı bir vaziyete çevirmeye gücü yeten vaad eden kimse ona. Kimdir o?

-: Allah..

Hulusi Bey: İşte Allah. Ya Rabbi bizi hem affet hem kusurlu geçen zamanımızı ibadet, taat ve senin rızana muvafık olarak doldurmuş, iyiliklerle doldurmuş olanların arasına bizi kat. İstersen süpürgeyle kat. Neyle katarsan kat. Âmin.

-: İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz. 

Hulusi Bey: Yani her şeyden müteessir olacak bir yaratılışınız var. Soğuktan müteessir oluruz, sıcaktan müteessir oluruz. İyi sözden hoşumuza giden şeyden bir  teessür duyarız. Kötü sözden canını sıkacak şeyden müteessir duyarız. Hepsi teessür içerisindedir. Fakat birisi nefsin hoşuna giden teessürdür. Diğeri de nefsin hoşlanmadığı ciro edecek yer aradığı hoşlanmaktır, müteessir olmaktır. Evet.

-: Yalnız bir tesiriniz var: O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir surette kabul etmemenizden şerre sebeb olmanızdır. Hem siz birer perde yaratılmışsınız.

Hulusi Bey: Hayrı mutlaktan gelen

-:  hayrı, güzel bir surette kabul etmemenizden şerre sebeb olmanızdır. Hem siz birer perde yaratılmışsınız.

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

Bir önceki yazımız olan 74) ELHAMDÜLİLLAH’IN İZAHI, FATİHA-İ ŞERİFİN MEALİ VE DUA DERS-5 başlıklı makalemizde elhamdülillah'ın izahı ve fatiha-i şerif meali hakkında bilgiler verilmektedir.