78) İBADETİN DÜNYA SAADETİNE VESİLE OLDUĞUNU İZAH EDEN CİHETLER. DERS-1

78) İBADETİN DÜNYA SAADETİNE VESİLE OLDUĞUNU İZAH EDEN CİHETLER. DERS-1

ADAD

Hulusi Bey

 İBADETİN DÜNYA SAADETİNE VESİLE OLDUĞUNU İZAH EDEN CİHETLER. DERS-1

17/5/1975 Cumartesi

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَيْنِ الْعِناَيَةِ كَنْز ِالْهِداَيَةِ اِماَمِ الْحَضْرَةِ اَمِينِ الْمَمْلَكَةِ طِراَزِ الْحُلَلِ ناَصِرِالْمِلَلِ تاَجِ الشَّرِيعَةِ سُلْطاَنِ الطَّرِيقَةِ بُرْهاَنِ الْحَقِيقَةِ زَيْنِ الْقِياَمَةِ شَمْسِ الشَّرِيعَةِ شَفِيعِ اْلاُمَّةِ عاَلِى الْهِمَّةِ كاَشِفِ الْغُمَّةِ يَوْمَ الْقِياَمَةِ سِراَجِ الْعاَلَمِينَ.

اَللّٰهُ عاَصِمُهُ وَ جِبْرِيلَ عَلَيْهِ السَّلاَمُ خاَدِمُهُ وَالْبُرَاقُ مَرْكَبُهُ وَقاَبُ قَوْسَيْنِ مَقاَمُهُ وَالْمَعْبُودُ مَقْصُودُهُ شَمْسُ الضُّحَى بَدْرُ الدُّجَى نُورِ الْهُدَى خَيْرِالْوَرَى اِماَمِ الْمُتَّقِينَ اَصْفَى اْلاَصْفِيَآءِ مُحَمَّدِنِ الْمُصْطَفَى صَلَّى اللّٰهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ قِبْلَةِ الْعاَرِفِينَ وَكَعْبَةِ الطَّآئِفِينَ وَحَبِيبِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَعَلَى اَلِهِ وَاَصْحاَبِهِ وَ عِتْرَتِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَسَلِّمْ تَسْلِيماً كَثِيراً ياَ رَبَّ الْعاَلَمِينَ اَمِينَ.  

-: Kerm ancak müminin kalbidir denilmiştir. Buhari ve müslimin diğer rivayetlerinde. Üzüm çubuğuna kerm diyorlar.

Hulusi Bey: Hoca Efendi daha biraz öte tarafta yer var mı? Niye o kadar ileri geliyorsun yahu. Hep bekliyor ki görelim, ondan sonra ne edeyim her zaman gelmiyorsun. Canın istediği zaman geliyorsun.

: Vail bin Hucr (R.A) den rivayete göre nebiyy-i muhterem sallahu aleyhi vessellem

Hulusi Bey: Şimdi buradan bir mana daha hatıra geldi ki lügat manası ile ne hadis, ne de Kur’an lügat manası ile tefsir edilemez. İşte bir misaldir ha. Kerm hem üzüm çubuğu manasına geliyor, hem de

-: Müminin kalbi

Hulusi Bey: Onun askeriyede bir misalini gördüm. Şimdi dağ talimnamesini Türk ordusu şeyden aldı Avusturyalılardan. Avusturya var ya. Viyana merkezi olan ha. O hükümetten aldı. Lisanları onların Almancadır. Almanca dilini bilen birine tercüme et demiş. O da tutmuş tırmanma ipini filinteye geçiriyor. Şimdi Almancada karabiner filinte manasına. Karabiner filinte manasına. O kısa boylu şey var ya tüfekler. Süvariler eskiden taşırdı. Ona filinta denilirdi. Bunun hiçbir manası yok. Filinteye git. Hâlbuki karabiner aynı zamanda tırmanma çengeli manasına da geliyor Almanca da. Bunu bizdeki mütehassıs, Eğirdir Dağ Talimgâhında. Bizde orda sözde öğretmen iken, öğretmen ama muallim mi derler neyi talim edeceğiz, bilmediği şeyi. O zattan tercüme eden Allah rahmet etsin, Bitlisli Fikri isminde bir yüzbaşı mütercimdi. O tercümesinde o adam onu tırmanma çengeli diye. Biz onun o söz üzerine hükümetin yaptığı talimnamede filintayı sildik. Yani hata sevap cetvelinde değil. Filintayı sildik yerine tırmanma çengelini yazdık. Bu hatırayı söylemekten gayem de başımdan geçtiği için, Arapça bilen Kur’an tefsir edebilir mi? Edemez. Arapça bilen ne Kur’anı tefsir edebilir, ne hadisi tefsir edebilir. İşte kerm iki manası da doğrudur fakat müminin kalbidir. Peygamber aleyhisslatu vesselam da emrediyor ki kerm demeyin. Ne diyor?

-: Üzüm çubuğuna kerm demeyiniz.

Hulusi Bey: Üzüm çubuğuna kerm demeyiniz. Çünkü o manada müminin kalbide vardır. Demek Peygamber aleyhisselatu vesselam kermi nasıl tefsir etmiş? Müminin kalbi ile.

İki sahih şeyden biri olan Müslim’de rivayet bu tarzda tarif edilmiş. Yani lügat manası budur diye, ne demeyiniz?

-: Kerm demeyiniz.

Hulusi Bey: Kerm demeyiniz üzüm çubuğuna. Çünkü üzüm çubuğu ne kadar faziletli olursa olsun müminin kalbi mahalli imandır, Cenab-ı Hakkın o tecelli edeceği bir saraydır. Nerde. Evet, şeyi de şöyle incelersek, üzüm çubuğuna o kurucuk üzüm çubuğuna minnet etmek eğer doğru ise değil mi Üstadın şeysi? Senin de bir derece fahre hakkın vardır. Yüzlerce üzüm salkımı ona takılıyor. Senden de bu hakaik gösteriliyor diye o üzüm çubuğuna minnet etmek hak bir dava ise senin de senden zuhur eden ve senin olmayan şeylerden dolayı temeddühe, fahre bir hakkın vardır. Ne o ne o. Bunları da hatırladık mı?  Öyle ise bir hakikati beraberce müzakere etmiş olduk. Lisan bilmek başka, bilhassa dini, gerek Kur’andan, gerek hadis-i şeriften gelsin, onu ben Arapça kuvvetimle bunları çözerim deyip. Baltacıoğlunun vefa idadisindeki Arabi bilgisi ile Kur’anı tefsir etmesine, kalkması gibi azim bir hataya girilmez. Onun için lisan Arapçadır, fakat milyonlarla tefsir yapılmış, Arapça. Kur’an milyonlarca arabi bilen âlimler tarafından arabi lisanıyla ne yapmış, tefsirler yapılmış. Demek lisan bilmek başka. Şimdi birisi Kur’anı kendinden tefsir ederse hataya girmek ihtimali yüzde doksan dokuzdur. Peygamber aleyhissselatu vesselam da bizden rivayet edilmeyen şeyi kendi kesesinden rivayete kalkan Cehennemde oturacak yer hazırlasın. Mealinde ki hadisi ile bizi ne yapıyor? Korkuya düşürüyor. Eğer ahirete iman etmişse bir insan. Peygamber aleyhisselatu vesselamın şu sözünü düşününce titrer. Ondan sonra ben arapça biliyorum. Bir parça bilirim, dişim batar ibareye. E dişin batarsa ekmek getir, su getir, kasaptan et getir, Hasan nereye gitti, Hüseyin nereye gitti. Efendim hadisi de senin o zaif arabi bilginle tefsire kalksan hata edersin. Peygamberin o korkutucu emrini düşün.

“El haya ü minel iman”   “  الْحَيَا ءُ مِنَ ا ْلإِيمَا نِ ”

Hadisini hatırladınız mı?

-: Evet.

Hulusi Bey: Uzun boylu anlatmıştık. Bunu bir zat çok uzun zahmetli bir seyahatten sonra nerde âlim varsa ona gidiyor. Hem olgun, kâmil bir insan. Fakat bir kere şöyle bellemiş,

“El haya minel iman.”  “ الْحَيَا مِنَ ا ْلإِيمَا نِ ”

Peygamber aleyhisselatu vesselamı sık, sık rüyasında görüyor. Öyle bir zat yani. Ya Resulallah diyor, ondan da soruyor. “El haya minel iman.” Sizin mübarek lisanınızdan çıkmış mıdır? La. Peygamber “La”. Ben böyle bir söz söylememişim. Uzun bir seyahat yapıyor o adam. Nihayet Allahualem kutbu azamın bulunduğu Mekke-i Mükerreme de o zatı buluyor. Çok dolaştıktan sonra ona arz ediyor vaziyeti. Diyor ki Peygamberden mademki istediğin zamanda görüşebiliyorsun. Sor bakalım “El haya ü minel iman” onun mübarek sözümüdür diye. O zaman yine rüyada âlemi manada Peygamber aleyhisselatu vesselam dan teşerrüf edince Ya Resulullah “El haya ü minel iman” sizin mübarek sözlerinizden midir? Diye sorunca. Neam. Evet. Şimdi böyle bak bir kelime, bir harekedir. Bir “El haya ü” birde “El haya” deyip cezimle okunması var. El haya’nın bir sürü manası başka. Ahteride vardır bizde burda mıdır? Ahterimiz vardı. Velhasıl hoş bir mana değil el haya’ başka bir mana. Fakat utanma manasına gelen haya değil, ya nedir? El haya ü. İşte bu kadar misal size kafidir ki cesarete gelip de ben bir parça Arapça biliyorum, anladım bazı kelimelerin manasını. Öyle ise hadisi de, ooo atımı koşturayım. Yağma yok, giremezsiniz, Kur’anı da tefsir edemezsin, hakkın yoktur. O işi mütehassısına havale yahut yapanların eserlerine ne yapmak lazım? Kanaat edip kendimiz ukalalık etmeye kalkmamamız lazım gelir. Cesaret edersek şamarı yeriz. Böyle şeyde cesaret olmaz. Bu gibi şeylerdeki cesaret cehaletten gelir. El-cahilün cesurun. Sözü meşhurdur. Darb-ı mesel haline gelmiş. Hadi bakalım.

: Vail bin Hucr (R.A) den rivayete göre nebiyyi muhterem sallahu aleyhi vessellem şöyle buyurmuştur. Siz inebe, yaş üzüme kerm adı vermeyiniz. Lakin üzüm çubuğu, üzüm asması deyiniz.

Hulusi Bey: Üzüm çubuğu, üzüm asması deyiniz. Ne demeyiniz? Kerm demeyiniz. Üzüm çubuğu, üzüm asması demeye izin var. Fakat kerm demeye izin yok. Çünkü o manada kullanılmamalı, yani müminin kalbidir diyor. Peygamber aleyhisselatu vesselamın en muteber mübarek sözlerini nakleden bilhassa sahiheynden Müslim bunu böyle rivayet ediyor. Evet. Bitti mi?

-: Evet.

Hulusi Bey: Evet buyur.

-:  Şeriat-ı İlahiye ikidir:

             Biri: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef’al-i ihtiyariyesini tanzim eder.

(Mesnevi-i Nuriye Shf: 250)

Hulusi Bey: Şeyden mi aldın?

-: Menevi-i Nuriye nokta

Hulusi Bey: Evet.

-:  Şeriat-ı İlahiye ikidir:

             Biri: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef’al-i ihtiyariyesini tanzim eder.

             İkincisi: Sıfat-ı iradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta cari olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir. Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir.

Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan tesir ve icada mâlik değillerdir.

Hulusi Bey: İşte ibadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler.

(İşarat-ül İ’caz Shf: 83 İbadetin Hakikatı )

Ben buraya hulasasını almışımda burdan okuyayım da. Elvan Efendiye de zahmet olmasın.

Dünya ve ahiret saadetlerine vesile olduğu gibi. İbadet, dünya ve âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve maâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebebdir ve şahsî ve nev’î kemalâta vasıtadır ve Hâlık ile abd arasında en yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.

İbadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:

Birincisi bu.

İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acib ve latif bir mizac ile yaratılmıştır.

İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acib ve latif bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir.

Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.

            Şu meyillerin iktizası ile yiyecek, giyecek ve saire ihtiyaçlarını, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok san’atlara muhtaçtır.

Şu meyillerin iktizası ile yiyecek, giyecek ve saire ihtiyaçlarını, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok san’atlara muhtaçtır. O san’atlara vukufu olmadığından, ebna-yı cinsiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur. Herbirisi, semere-i sa’yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun.

 İşte

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ وَلاَ تَعَاوَنُوا عَلَى اْلاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ

Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimenin muktezasına, insanlar uymayacağı için bizi bir birimize muhtaç etti. Mesela görürsün bir arkadaşını elinde şimdiki şey neyden utanıyor, dışarı gezmesi. Ayakkabısını bir kâğıta sarmış ya da torbaya koymuş götürüyor. Nedir o? Canım işte çocuğun patiği sökülmüş götürüyorum tamire. Tamirciye demek ihtiyaç var. E otur dik daa. Dikebilir mi? Bakır bir kabı var, bakırı çıkmış kırmızı. Ondan yemek yenmez zehirlenir. Ne yapacak? Yine baktın yine torbanın içerisine de bir şey, alel acele gidiyor. Canım tencerenin bakırı çıkmış götürüyorum şeye, kalaycıya. Demek kalaycıya da ihtiyaç varmış. Yanında çocuğunu tutmuş okullar açılacak şeye gidiyor. Hacı Sabrı’dan önlüklüğe. Tüccara da ihtiyaç var. Öyle mi? Artık gerisini sen düşün. İnsanlar bak, bu kadar esnaf var orta yerde, hepsinden de alınacak şeyler var. İhtiyac olacak ki alsın. En çok muhtaç olduğumuz esnaftan hangisidir?

-:Fırın, fırın.

Hulusi Bey: Somun. Somuna en çok mu? Fazla alsan bayatlar. Ne yapacaksın. En çok devam edilen, efendi hazretlerinin en çok papuç ekşittiği yer neresidir? Fırın. Elbise, medenileştik. Şimdi hanımda surat asık, geldi ki beyin ütüleyip giydirdiği şey, Sofu Beyin diz kapağında ütü gitmiş. Yerin lekesi de oraya sinmiş mi. Ben bunu temizleyemem. Ya nereye götür. Fenni temizliğe götür. Masraf kapıları. Masraf kapıları, böyle, böyle. Türkiye Cumhuriyetimi hatırımda bütçesinin umum yekûnu. Bütçe yapıyorlar ya her sene kâğıt üzerinde yüz doksan dokuz milyondu, bugün seken kaç milyar. Başka misale lüzum yok. Yüz doksan dokuz milyon ile Türkiye Cumhuriyeti maşallah, barekallah ayakta duruyordu. Ama biz hala kurun-u ula’yı bir tarz da ordumuz mücehhez. Biz ordu mensubu olarak okuyorduk Alman tercüme  kitapları. Ona göre de amirlerimize imtihan veriyorduk. Aferin almak için onu bellemeye mecburduk. Ona göre, kâğıt üzerindeki hesaplarımız ona göre. Fakat iş başa düştü mü, geliyor yine bizim alıştığımız, “katır” haşa huzurdan. Üzerine yükleyeceğimiz eşyayı bağlayacağımız. Kendirci Ahmet burada yok ki. Kendir geliyor birkaç yerinden düğümlü. Kopmuş düğümlemişiz idare edeceğiz. Hayvanın sırtına haçası yok semeri var. Semerin yer yer içinde delikler var, yamalar var. İşte biz bu halimizle, ama Alman sevk-i idare kitabını hele okuma, hele belleme sıfır alırsın. Ona göre sevk-i idare edeceksin. Onun için biz halimizi bildiğimiz için bölük kumandanlığımdan itibaren mahiyetimdekilerine telkini verirdim. Evet, şimdi biz amirlere görünecek şeklimiz budur. Böyle yapacağız. Fakat muharebeye giderken de yine biz katırı çekeceğiz. Düğümlü kendirini alacağız. Onunla nedesiz. Biraz gülesiniz diye bir hikâye daha söyleyeyim. Evet, canlı tarih vaziyetindeyiz. 1332 yi 33’e bağlayan. Yani 1916’yı 17 ye bağlayan kışta Kafkas cephesindeyiz. Ordunun bütün hayvanları vefat etti. Sen sağ ol. Hayvan namıyla kalmadı. Bende o zaman ben bir teğmendim. Orduda şimdi teğmen ya, yani mülazim-i sani. Zaten teğmenin neyi var, yastık yok ki battaniye var. Bir nefer çantasını yastık diye kullanır, altına da acem halısı yok, neferin beyliği denilen bir şeyi vardır, kilim. Askerlik yapanlar bilir. Kilimi anlıyorsunuz değil mi?

-: Evet

Hulusi Bey: İşte o kilim. Üstümüze de bir battaniye bulursak şöyle, böyle. Tam konforlu bir hayat yaşıyoruz. Her ne ise. Şimdi neferin biri tahsis edilmiş. Efendim ben senin eşyanı taşımaya geldim. Yani yırtık battaniye ile bizim de yattığımız beylik var ya, onu taşımaya gelmiş. Ne oldu şimdi? Hayvanlar gittikten sonra, hayvanların yerine iki ayaklı, senin gibi benim gibi bir adam geliyor. Efendim diyor senin eşyanı götüreceğim. Bu vaziyet bir fiil yaşanmış. 1916’yı 1917’ye bağlayan kışta. Bütün hayvanlar mevatkır. Eh ondan sonra insanlar. Bereket versin ki eşyamız saydığım gibi çok geniş bir şey değil. İşte öyle. Battaniyemizi taşıyacak bu kere insan oldu. Biz bu şeyi de moskof, moskof dediğimiz her şeyi mükemmel, her şeyi mükemmel. Yiyeceği, içeceği, giyeceği mükemmel bir ordu ile muharebe ettik. Bir tek kuvve-i maneviyemiz vardı. Yoksulluk, sefalet bizden infikaki ayrılması kabil olmayan adeta iç çamaşırı vaziyetinde. Yani biz muharebe etmedik değil. Muharebe ettik, ne maddemiz vardı, ne elimizdeki bir düşmana mukabele edecek harp vasıtamız vardı. Neyimiz vardı ya? Bir tek iman kuvveti ile hayatımızı daima hakir görmek, yoksullukla kardaş olmuşuz, çamur içerisinde, tozun toprağın içerisinde yuvarlanmak. Ama Üstad ne diyor? Benden soruldu değil mi bir heyet, benden soruldu. Bu memleketin başına gelen bu nedir? Beş sene mütemadiyen böyle eğrilmeler, doğrulmalar, kurşun altında, top mermisi altında hareketlerle burnumuzu topraklara sürdürmenin hikmeti nedir? Cevabı ne?

-: Namaz kılmadık.

Hulusi Bey: Biz günde bir saate sığan namazı bıraktık yahut baştan savma kıldık. Cenab-ı Hak bize muaccel ceza olarak, bu dünyada beş sene burnumuzu topraklara sürdürdü. Ya o açlık sefalet? Orduda da, dâhilde de bunun sebebi nedir? Biz üzerimize farz olan hem sıhhatimize çok elverişli, olan senede bir ay o farz orucunu tutmadık. Cenab-ı Hak da bizi beş sene açlığa mahkûm etti. Kader-i ilahinin mahkûmu. Cenab-ı Hak çeşitli mallardan bazısından senede kırk da bir, bazısından muhtelif derecelerde zekât istedi meşru. Hem onun temizliği, hem Cenab-ı Hakkın emrinin yerine gelmesi için biz onu sakındık vermedik. Cenab-ı Hak bizi muhacir etti. Bak ha muhacir. Bu Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere ye hicret gibi değil. Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere ye hicret gibi değil. Biz zekâtımızı vermedik, canım bunun hepsi mi böyleydi? Kim dedi sana öyle. Fakat ekseriyet itibariyle zekâtı kıskandık vermedik. Cenab-ı Hak da ne yaptı? Kırkta bir yerine ne aldı bizden?

-: Kırkta otuzunu aldı.

Hulusi Bey: Kırk ta otuzunu aldı. Ha öyle eder ha. Allah öyle eder. Allah o günleri bir daha çektirmesin. Âmin. Bize intibah-ı ruhi, intibah-i manevi versin. Tomson isminde bir Alman makinalı tüfek bölüğünü gönderdiler. Yüzbaşı Tomson. Ne zıkkımsa işte ha. Bu kâfir bizim gösterdiğimiz metanete karşı ben bu vaziyette burada muharebe edemem dedi çekildi gitti. Sizim hiçbir şeyiniz yok yahu. Ama Allah’ımız var, kuvve-i maneviyemiz var. Yoksulluk da bizim öz kardeşimiz. Mahrumiyet öz kardaşımız. Canımızı veririz fakat düşmana karşı koruruz. Neyimiz, yazık değil midir? Milyonlar böyle mahvoldu gitti milyonlar. Ve idare edenler mesul olmayacaklar mı? Bir hesap günü var mı? Fakat ne faide. İşte bir lafıyla bize şeref verdiler. Kahraman ordumuz Çanakkale muharebesinde, 18 Mart’ta şöyle yaptı. Yeter bize eğer şeyin yoksa gömleğin yoksa sıcak tutar bu söz, pabucun yırtıksa seni kalbi tesirden korur. Korur mu?

-: Korumaz.

Hulusi Bey: E başka bir şeyimiz kalmadı.

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

Bir önceki yazımız olan 77) HATIRA – SOHBET - DUA başlıklı makalemizde 27. mektubun yazılmasına sebeb hakkında bilgiler verilmektedir.