79) İBADETİN DÜNYA SAADETİNE VESİLE OLDUĞUNU İZAH EDEN CİHETLER. DERS-2

79) İBADETİN DÜNYA SAADETİNE VESİLE OLDUĞUNU İZAH EDEN CİHETLER. DERS-2

ADAD

Hulusi Bey

 İBADETİN DÜNYA SAADETİNE VESİLE OLDUĞUNU İZAH EDEN CİHETLER. DERS-2

Hulusi Bey:  Fakat ne faide. İşte bir lafıyla bize şeref verdiler. Kahraman ordumuz, Çanakkale muharebesinde 18 Mart’ta şöyle yaptı. Yeter bize, eğer şeyin yoksa gömleğin yoksa sıcak tutar bu söz. Pabucun yırtıksa seni kalbi tesirden korur. Korur mu?

-: Korumaz.

Hulusi Bey: E başka bir şeyimiz kalmadı. Ya kahraman ordu yerine, siz bu memleketi sattınız. Onu da dediler. Yahu canımızı satmadık, canımızı esirgemedik. Onu böyle diyen milletimizde oldu maalesef. Bir canımız var, onu da bu memleket uğruna esirgemedik verdik. İşte ölmedik çıktık. Ee niye yaşıyorsun? Ne edeyim elimde mi hayatı veren O. Ne zaman ver derse, ver emanetimi derse onu da alır. Vazifemizi yaptık. Fakat benim işaret etmek istediğim şu memleket, şu İslam ülkesi, her türlü varlık içerisinde hiçbir zaman bulunmamış daima eksiklik içerisinde, noksanlık içerisinde bir tek iman kuvveti ile kendisini göstermiş. Öldü zannedilen memleket, millet dirilik göstermiş. Şimdi yazık değil midir ki şu varlığımızı, manevi varlığımızı da baltalayıp bizi o gömleğin değil, canını alacağım! Yani senin imanını alacağım. Seni hayvandan daha aşağı vaziyete düşüreceğim deyip bizi idare edenler, Cenab-ı Hak bu gibi idarecileri bize nasip etmesin. Başka bir şey istemiyoruz. Gölge etmesinler ihsanları başlarını yesin. Yine gitti ha! Terazi kaydı. E ne yapayım. Bazen geliyor işte ne diyeyim. En büyük yitiğimiz imandır, onun kaynağı da Kur’an’dır. Kur’an ve iman hizmetin de bulunuyor şu mübarek cemaatimiz. Ekall-i kalil de olsak fakat kuvve-i maneviyemiz sonsuzdur. Allaha itimadımız sarsılmayacaktır, sarsılmamıştır. Yalnız temenni edeceğiz. Ya Rabbi bizi her halukârımızda nefsimize havale etme, başımızdakilerine de iman ver iman. Başlarına akıl, kalplerine iman nasip et. Bizi iman ve Kur’an dairesinde idare etsinler. Bizi de, nefsimizi de hayr ile islah et. Dört tane malum olan düşmanın şerrinden bizi esirge, bekle. Dünyamız, nefsimiz, şeytanımız, kötü arkadaşımızın şerlerinden bizi ancak sen esirgeyebilirsin.  Ya Rabbi bizi mahfuz et. “Allahumme inni euzu bike min fitnetil mehya ve min fitnetil memat ve min azâbi’l-kabr, ve min fitneti’l-mesîhi’d-deccâl‘” Deccal-ı kebir geldi mi? İslam içinden çıkacak deccal geldi. Pislikleri de hala üstümüz de başımız da var. Bir şey okuyor burada, hala sen bir gusül etmeye diyor zamanın gelmedi mi? diyor. Çocuklar okuyorlar. Bir gusül abdesti almaya hala sen.

-: Hayrullah okudu.

Hulusi Bey: Zamanı gelmedi mi?

-: Geldi

Hulusi Bey: Şu vaziyeti. Fakat o zaman bile Üstad merhum ile konuştuğum zamanda efendim diyordum “Ben ümit varım.” Ne ümidin var, senin bilgin ne, bu cesaretli söz ne! Beli kardeşim derdi ret etmezdi, “Beli kardeşim ben de ümit varım.” Emin olun bir bilgiye istinat etmiyordum, belki o zattan gelen kahramanlık hissi bize cüzi kabiliyetimiz nisbetide bir şey aks ediyordu da o sözü söyleyebiliyorduk. Onun huzurunda çekinmeden. O ne kadar ali bir zattı ki onun karşısında en çocukça sözleri bile red etmez, güzel karşılardı. Cenab-ı Hak o mübarek zatın ruhunu şu dersimizden hâsıl olan sevaptan hissedar etsin. Âmin. Bize bu dünyada derslerimiz esnasında manevi kuvvet versin. Âmin, Ahirette de inşâallah, Allahın izniyle bize şefaatçi olsun. Âmin. Nasib-i müyesser etsin. Tamirci için tamir işi yapana bunu zan ediyoruz ki tabii. Tabii değildir. Tabii demeyelim. Şimdikilerin, çocukların dilinde tap tap tap. Bu kadar çocuk tap tap tap. Ne tap yahu yani tabii demek istiyor. Öyle öğrenmiş öyle tap tap tap. Bu tap taplan olan şey mi? Ya bu ihtiyac-ı fıtriden geliyor. Cenab-ı Hak kullarını bir birine muhtaç olacak vaziyete O getirmiş. İhtiyaçlarını onun için sanat mübadelesi, mesai mübadelesi gibi bir şey var orta yerde.

Cemaat-ı insaniye çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır ki her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaçı vardır ki; efrad, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak şeriattır.

(İşarat-ül İ’caz Shf: 84 )

İşte şeriatın ibadet faslındaki tarifi.

Sonra o şeriatın tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir merci’, bir sahib lâzımdır. O merci’ de, ancak peygamberdir. Peygamber olan zâtın da, zahiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve manevî bir ulviyet lazım olduğu gibi, Hâlık ile olan münasebet ve alâka derecesini göstermek için de, bir delile ihtiyacı vardır.

Peygamberinde.

Böyle bir delil de ancak mu’cizelerdir.

            Sonra Cenab-ı Hakk’ın emir ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin için, Sâni’in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur. İmanî hikmetlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.

Namaz tekerrür ediyor. Oruç her sene tekerrür ediyor. Zekât her sene tekerrür ediyor. Bunun gibi ibadetler. O ömri olanlar başka. Ömri olanlar hangisidir? Hacdır. Ömürde bir defa tutarız, fakat nevafili de var,  sünnet olanı da var, vacib olanı da var. Nezreder, mesela şu işim olursa bir hac etmek nezrim olsun derse ne olur ona? Vacib olur. Hacca gitmiş. Birde ahdediyor ki oğlum askerden gelsin yahut gayet kötü bir derde müptela olmuş. Cenab-ı Hak oğlumu sıhat afiyete kavuşturursa inşâallah nafile bir hac, nafile bir hac yapacağım. Çünki ona vacib oldu.

İbadet ikici şeysi; Fikirleri Sâni’-i Hakîm’e çevirttirmek içindir.

Fikirler başka şeylerden meşguldür. Bilhassa şu âlemde, bilhassa şu zamanda. Fikirler çoğu üzerimize lazım olmayan mesai sanki. Yine mübarek Üstadın sözlerinden söyleyeceğim. Zühalin etrafındaki halkanın keyfiyeti. Amerika tavukları. Efendim Amerika kongresi, Türkiye’ye yardımı. Bunlar gibi bununla meşgul olan hükümetin bir şeysi var. Memleketin içinden gönderilmiş.

Abdin Sâni’-i Hakîm’e olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intac eder. İtaat ve inkıyad ise, intizam-ı ekmel altına idhal eder ediyor. İntizam altına girmekle, nizama ittiba ile, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat sahifelerinde parlayan san’at nakışlarından meydana çıkar, tebarüz eder.

Gördüğümüz san’at nakışları güzellikler, tatlılıklar, zararlılıklar, çirkinlikler. Bunlar kendiliklerinden mi oluyor? Yoksa onlarda onu halk eden mi var? Demek ki ibadet fikirleri ne yapıyor? Sani-i hâkime çevirttiriyor. Netice Cenab-ı Hak iki surette tecelli eder. Celal sureti ile de tecelli eder, Cemal sureti ile de tecelli eder. Biz neyini istiyoruz? Cemal sureti ile tecelli etsin ki merhametinden istifade edelim. Celal sureti ile tecellisinin neticesi nedir? Kahirdir. Cemal sureti ile tecellisinin neticesi nedir? Lütuftur. Biz Cenab-ı Hakkın nesine muhtacız? Lütfuna. Bil-istihkak mı, yoksa muhtaç olduğumuzdan dolayı mı? Biz hak ediyoruz ondan dolayı lütfuna muhtacız, yoksa Cenab-ı Hak esasen kerimdir, rahimdir. Onun bu keremine, rahmetine dayanarak yine yüzümüzün karasına bakmadan, günahımızın çokluğuna aldırmadan yine o kapıya gidiyoruz. Ya Rabbi diyoruz “Biz, sana layık kulluk edemiyoruz, ibadetlerimizi zaten biliyoruz ki sana layık değil. Fakat senin affın, keremin var. Nereye gidelim, sen bizi kovsan nereye gidelim. Başka Rab yok ki, ona gidelim iltica edelim.” İster istemez ona boynumuzu büküp, yüzümüzün karasına bakmadan, günahımızın çokluğunu düşünmeden yine o kapıya gideceğiz. Bizi af ederse O af eder. Başka kim affedebilir? Bizi yarlığarsa günahlardan temizlerse, kim temizleyebilir? Şimdi estağfurullah temizler mi efendiler? Estağfurullah demek temizler mi? Bizim istiğfarımıza da istiğfar lazım gelir. Çünkü nefsimizde suç görmüyoruz, kusur görmüyoruz. Nefsimiz kabul etmiyor. Fakat diyor ki istiğfar et. Neye?  Neye istiğfar et? Görüyoruz ki kâmil insanlar nefislerinde kusur görüyorlar. Bizim kemalımız çok daha yüksek, onlardan daha yüksek vaziyete mi çıkmış ki biz nefsimizde kusur görmüyoruz? Cenab-ı Hak o mübarek zatların bize örnek olarak kendi nefislerindeki kusur görmek hissini fazlası ile bize ihsan etsin. Âmin. Nefsimizde kusur yoktur değil, bilakis çok kusurluyuz. Fakat affettirecek bir merci lazım. O merci de Allah’dır. Vesilede ibadettir. Cenab-ı Hak uyanık kalple, kusurlu vaziyetimizle O hazretin dergâhına müracaatta bizi usandırmasın. Âmin. Daima yevmen fe yevmen, anen be anen, artan bir iştiyakla ona kulluğumuzu bize göstermek şeysini hevesini şevkini ihsan buyursun. Âmin. Temennimiz budur. Ya Rabbi, âcizane yaptığımız şu temennilerimizi en halis kalplerle yapılmış, en temiz dillerle söylenmiş gibi dergâh-ı izzetinde kabule karin eyle. Âmin.

             (Üçüncüsü:) İnsan santral gibi, bütün hilkatın nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevamis-i İlahiyenin, kavanı-ı İlahiyenin şualarına bir merkezdir. Binaenaleyh o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı temin ve mümdat  tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların harekelerine muhalefetle çarkları ezilmesin. Bu da ancak, o emir ve nevahiden ibaret olan, emir ve nevahiden ibaret olan ibadetle olur.

İbadetin bir hassası da budur. Zemheride, hatıra geleni söylüyorum. Yanlış olursa Cenab-ı Hak kusurumu af etsin, sizde af edin, beni de ikaz edin. Bu iş hatalı oldu deyin. Ben hatırıma geleni söylüyorum. Şimdi zemherir. Yani  haşa huzurdan pu desen daha havada iken donacak vaziyette soğuk var. Sen de diyorsun ben Rabb’ıma bu zemherir soğuğunda, gömleğimi de çıkaracam yalnız setri avret edip dışarıda, ayazda öyle ibadet edeyim ki Cenab-ı Hak benim günahımı, kusurumu af ede.  Gel bunu incele bakalım. Siz bu akıllıya bu tarz ibadeti Cenab-ı Hak teklif etmiş mi? 

-: Etmemiş.

Hulusi Bey: İşimizi Kur’an’a uyduralım. Cenab-ı Hak Kur’an’ında ne buyuruyor?

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭لاَ يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَۜا

Zemheride gidip o vaziyette durursan. Cenab-ı Hakkın iki kanunu vardı. Birisi ne? Şer-i kanun, birisi de fıtri kanundur. Fıtri kanuna muhalefet ettiğinden dolayı bu kere, bu akıllığının cezasını umulmaz bir hastalıkla alırsın. Buna muhalefet ettin. Canım ben öyle değil, ya ne yapmak? Ben istedim ki nefsime böyle şey edeyim, eza edeyim de Cenab-ı Hak da beni af etsin. Ne fayda kanuna muhalefet ettin. Olmadı bu iş. Ertesi gün bir haber geldi ki filan mosmor kesilmiş, hekimler başı ucunda söyleneni de anlamıyor, derecesine bakmışlar kırkın üstünde. Neyse ha, ha, ha penisilin, melisilin ne varsa, onlarla, filanla biraz ihtimamla gözünü açtı. Ne ettin yahu sen ne yaptın ki böyle oldu? İşte o söylediğim gibi, dedi; ben böyle ettim. Gayemde şu idi. Çok kusurluyum ben, siz beni iyi bir şey zannetseniz bile fakat ben dedim ki böyle nefsime müstahak olduğu bi cezayı vereyim burada. O ki zemherinin kışında tuttum, yalnız setri avretle iktifa ederek ha işte gittim ibadet ettim, yüzün ak olsun. Aferin iyi akıllıymışsın. Cezasını da çektin mi? Bir kaide koymuş. Üstadımız mükevvenata ait kanunlardan, fıtri kanunlara muhalefetin cezası müsta’celen vermiştir. Cenab-ı Hak O dur. Fakat bu mu büyük günah. Yoksa Allah’ın üzerimize farz ettiği herhangi bir farizanın yapılmaması fazla mı günahtır? Terki inkârı mı daha fazla günahtır? Burda fıtri kanunlara muhalefet var. Orada doğrudan doğruya Allah’ın emrine, Peygamberin sünnetine, bize getirilmiş olan kanun-u ilahiye muhalefettir. Onun cezasını niye vermiyor. Onun yeri var mı yok mu? O muhalefetin cezası verilecek mi verilmeyecek mi? Verilecekse zamanı yeri neresidir derlerse ne diyeceğiz?

-: Ahiret âlemi.

Hulusi Bey: Orda orda. Onu tehir ediyor Cenab-ı Hak. Fakat fıtri kanunlara muhalefet ettin mi. Öyle çıplak falan değil canım. Bazen burda otururken pencere açılıyor güya şey edelim hava alalım diye. Ondan sonra pencerenin önündekiler kaçıyor. Ne oluyor yahu? Cereyan var, kapı da açık. E bu kadar da kibarlığımız var. Solmaz kardeş yani. Ufacık bir şeyden müteessir oluyoruz, hemen benzimiz değişiyor. Öhö, öhö başlıyor. Ne oldu? Cereyan vardı ondan. Yahut tuzlu yemişsin biraz soğuk su istiyor canın, soğuk su içiyorsun ondan sonra bademcik şişiyor. Yutamıyorum.

اَتَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ

Yani bu gaflete misal. O kimseler ki; halka birr ile takva ile emrederler, kendi nefislerini unuturlar. Kendilerini sanki benim sözüm yalnız dinleyicilerime aittir. Hele şükür ki bizim şu meslekimizde kader-i ilahinin sevki ile iştigal ettiğimiz ve ettirildiğimiz meselede bu işe yer yok. Hiç birimiz hoca, vaiz, muttaki vasfını kendimize mal etmiyoruz. Daima nefsimizde kusuru görüyoruz. Fakat bir şahsiyet-i maneviyemiz var. O şahsiyet-i maneviyeden istimdat ediyoruz. İşte o şahsiye-ti maneviyenin tesiri ile yapılan dualar, elhamdülillah yüzde doksanı karin-i kabul oluyor. Eserini görüyoruz. Cenab-ı Hakka hamdediyoruz. Şahsiyet-i maneviye. Biz buraya Kur’ani bir dersi, iman-i bir dersi müzakere için toplanmışız. Bu işin, bu dersi veren nerede, aramızda mı? Manen aramız da. Fakat eserleri ile başımızda duruyor. Kime okutursak okutalım, o satırların arasından bize seslenen biri var. Bu değil, bu dil sahibi değil, bunu okuyan bu değil. Odur. O nerden geliyor o ses? Kur’an’dan geliyor. Kur’an kimin kelamı? Allah’ın kelamı. Cenab-ı Hak bizi böyle bir yola sevk etmiş. Ne zamanda? Fesad-ı ümmet zamanında. Buna karşı vazifemiz nedir? Ya Rabbi şükür mü, yoksa bunun ne ehemmiyeti var mı demek? Şahsiyet-i maneviyemiz yüksektir. Şahsımız? O Üstad öyle diyor ha. Şahsım her türlü hakarete layıktır diyor. Ama şahsiyeti maneviye, dellallık vazifesi itibarıyla o bana aittir diyor. O kime aittir? Bana aittir diyor. Bizi şu işte istihdam eden Allah’tır. Şimdi onun vazifesini küçük mü görelim? O’nun bizi bu sevk ettiği hizmeti ehemmiyetsiz mi diyelim. Bizim değildir yahu bu ilahi bir iştir haddimizi bilelim. Nimete karşı küfran-ı nimet vaziyetine düşmeyelim. Cenab-ı Hak, bizi öyle tam açıkça kendisini gösteren hakikatlere karşı, körlük illetine müptela etmesin. Âmin. Her şeyi hakkı hak olarak bildirsin, uymak nasip etsin. Batılı, batıl olarak göstersin, bildirsin bize, ondan da sakınmak nasib-i müyesser etsin. Amin.

Dördüncü madde:

Emirleri imtisal, nehiylerden içtinab etmek sayesinde bir ferd, heyet-i içtimaiyede çok mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur. Bilhâssa ahkâm-ı diniye ve mesalih-i umumiye hususunda bir ferd, bir nev’ hükmüne geçer. Yani pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, talimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa yüklenir.

İşte bu din nemelazımcılık dini midir? Aldırma. Yine hatırladım söyleyeceğim. Bir zaman, 1340 senesi tevhid-i efkârdaydı galiba. Hatırıma gelmiyor. Tasvir-i efkâr mı, tevhid-i efkâr mı? Bir İngiliz müsteşrikinin İntişar-ı İslam Tarihi adlı bir eserini, bizden bazı zevat tercüme etmişler Türkçeye. Ben de gazetede bunu görür görmez bizim fırka o zaman ki adı, fırkada şeye gidiyor Cizre’ye gidiyor. Cizre’ye hareket ediyor, ben Cizre’deki adresime, insan yokluğunda, o zaman fırkanın muhacir şube müdürlüğüne de bakıyorum. O adresi verdim, ben Cizre’ye gidince posta, tam o kitap geldi. Beş lira bedeli. Onu da birisi aldı kaybetti. Fakat okudum. Umumundan bahsetmeyeceğim. Evvelce de bahsettiğim bir mevzuya geleceğim. O zat bir yerde diyor ki Hristiyanlık Afrika vahşileri arasında, Afrika vahşileri arasında, misyoner teşkilatı ile milyonlar sarf ediyorlar, fakat İslamiyet’in, Müslümanların böyle bir teşkilatı yok. Vahşilerden Hristiyan dinini kabul edenler var, misyonersiz İslam teşkilatı yok. Böyle bir teşkilatı yok. Fakat buna rağmen o vahşiler içerisinde İslamiyet dini daha kolayca ve fazlaca intişar ediyor. Bunun hikmetini merak ettim diyor. O müsteşrik diyor, İngiliz. Yani şarkiyat ilminin öğrenmiş, İslam dinini tetebbu’ etmiş. Kur’an’ın tefsirlerine vakıf ama Hristiyan yine İngiliz, yine kâfir. Fakat bu işin içerisinde ki hikmeti anlamak için merak ediyor. Belki Cenab-ı Hak hidayet etmiştir onu bilmem, fakat yine İngiliz geçiniyor. Milletine öyle sadık, dinine de öyle bağlı.  Yine keşişin dediğini yapıyor. Bunu merak ettim, sonra baktım ki onların mukaddes kitabı olan Kur’an’da küçük bir sure var. Sure-i Asr. Sure-i Asr’da Cenab-ı Hak hitap ediyor. Vel Asr.

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ٭ وَالْعَصْرِۙ٭ اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَف۪ى خُسْرٍۙ٭ اِلاَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ٭

O zaman işi anladım. Şimdi Üstadın tefsirine benzer bir surette tefsirine şey edelim. Cenab-ı Hak, asr üzerine, buna müfessirler çeşitli manalar vermişler, asr-ı saadet demişler, ikindi demişler, ikindi vaktine yemin ediyor Cenab-ı Hak. Her ne hal ise. Cenab-ı Hak kasemle diyor ki  اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَف۪ى خُسْرٍۙ İnsan muhakkak ziyandadır. Hatıra gelir ki hiç mi müstesna yok. Bu hatırayı onun arkasında ki kelam-ı ilahi açığa çıkarıyor. Ne diyor?   İlla  اِلاَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا İman edenler canlarını kurtarır. İman edenlerin umumu mu?

-: Hayır.

Hulusi Bey: O da kâfi gelmiyor. Ya. وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ Amel-i salih işleyenler canlarını kurtarır. Daha. وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ Hakkı tavsiye edenler, yani “Emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i anil münker.” Yapanlar. Kime? Koynumuzdakine evvela. Nefsimize. Kürsiye çıkamazsan, nefsin yanında ya, nefsinde tezkiye edilmemiş ya. Nefiste kulağını büküyor böyle bakıyor, gözünü de yumuyor. Ben ölmüşüm diyor. E ölmüş mü acaba? Yok, canım onu bir parça deprensen başlar böyle. Bir söz var ama hatırıma gelecek mi? “mar’ı serma dideye, Rabb’ım güneş göstermesin.” Mar’ı biliyor musun? Yerde sürünen ha. Oda kış görmüş şeye, işte büzülmüş tesirsiz bir vaziyet göstermiş. Güneş gösterirse ne olur?

-: Yeniden canlanır.

Hulusi Bey: Ok gibi başlar hareket etmeye. “mar’ı serma dideye Rabb’ım güneş göstermesin.” İşte bizim nefsimiz de hayat-ı maneviyemizi öldüren. Koynumuz da ne var? Böyle bir mar var. Bu mar’a fırsat verdin mi, onu pöh pöhledin mi. “varsa da sen, yoksa da sen. Efendi hazretleri, filanda dediler mi değme keyfine koltuk kabardı. Keyfine hiç değme sen, dokunma. “mar’ı serma dideye Rabb’ım güneş göstermesin.” Peki demek ki ne yapacakmışız?  وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ  Yani hakkı tavsiye edeceğiz. Nedir? “Emr-i bil ma’ruf nehyi anil münker.” Sözümüzü dinleyeceklere, safi kalplere daha çabuk söz tesir eder. Üstadın mübarek bir sözünü hatırlayın. Eğer dalalet cehaletten gelse onun izalesi kolaydır. Fenden gelse onun izalesi çok zordur. Eskiden

-: Kolaydı. Cehalet,

Hulusi Bey:  Bu ikinci kısım binde bir bulunurdu. O binde biri de ancak irşad ile biri, o binde bir den binde biri ancak irşad ile yola gelebilirdi. Dikkat buyur ha. Ne kadar incelik var. Şimdi vahşilerden bahsediyorduk, vahşiler nedir?  Cahil. Hakkı görseler وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ

PDF Dosyasını indirmek İçin Tıklayınız!

 

Bir önceki yazımız olan 78) İBADETİN DÜNYA SAADETİNE VESİLE OLDUĞUNU İZAH EDEN CİHETLER. DERS-1 başlıklı makalemizde ibadet ve ibadetin hakikatı hakkında bilgiler verilmektedir.