81) ONUNCU SÖZ/ZEYLİN BİRİNCİ PARÇASI DERS – 2

81) ONUNCU SÖZ/ZEYLİN BİRİNCİ PARÇASI DERS – 2

ADAD

Hulusi Bey

81) ONUNCU SÖZ/ZEYLİN BİRİNCİ PARÇASI DERS – 2

-: Ehl-i dalalet için Cehennem ve ehl-i hidayet için Cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar. Kuvvetli iman edip şehadet ediyorlar.

            Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahman-ı Rahîm! Ey Sadık-ul Va’d-il Kerim! Ey izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhar-ı Zülcelal!.. Bu kadar sadık dostlarını, bu kadar va’dlerini ve bu kadar sıfât ve şuunatını yalancı çıkarmak, tekzib etmek ve saltanat-ı rububiyetinin kat’î mukteziyatını tekzib edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itaat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibadının âhirete bakan hadsiz dualarını ve davalarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve seni va’dinde tekzib etmekle, senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve uluhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rububiyetini müteessir eden ehl-i dalaleti ve ehl-i küfrü haşrin inkârında, onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin. Böyle nihayetsiz bir zulümden ve nihayetsiz bir çirkinlikten, senin o nihayetsiz adaletini ve nihayetsiz cemalini ve hadsiz rahmetini, hadsiz derece takdis ediyoruz. Ve bütün kuvvetimizle iman ederiz ki: O yüzbinler sadık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl-ı saltanatın olan enbiya, asfiya, evliyaların hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem-i bekadaki ihsanatının definelerine ve dâr-ı saadette tamamıyla zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehadetleri hak ve hakikattır ve işaretleri doğru ve mutabıktır ve beşaretleri sadık ve vaki’dir. Ve onlar bütün hakikatların

-: Amin….

Hulusi Bey: Bütün bu söyledikleri âmin değil, amenna. Bizde iman ettik, bizde iman ettik dememiz lazım.

-: Ve onlar bütün hakikatların mercii ve güneşi ve hamisi olan “Hak” isminin en büyük bir şuaı; bu hakikat-ı ekber-i haşriye olduğunu iman ederek, senin emrin ile senin ibadına hak dairesinde ders veriyorlar ve ayn-ı hakikat olarak talim ediyorlar. Ya Rab! Bunların ders ve talimlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risale-i Nur talebelerine iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver.

Hulusi Bey: Burada bak âmin. Âmini iyi becerdiniz. Amenna denilecek yer de var, amin denilecek yer de var.

 -:Ve bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle, âmîn…

-: Amin.

-:Hem nasılki Kur’anın, belki bütün semavî kitabların hakkaniyetini isbat eden umum deliller ve hüccetler ve Habibullah’ın belki bütün enbiyanın nübüvvetlerini isbat eden umum mu’cizeler ve bürhanlar, dolayısıyla en büyük müddeaları olan âhiretin tahakkukuna delalet ederler.

Hem nasılki Kur’anın, belki bütün semavî kitabların hakkaniyetini isbat eden umum deliller ve hüccetler ve Habibullah’ın belki bütün enbiyanın nübüvvetlerini isbat eden umum mu’cizeler ve bürhanlar, dolayısıyla en büyük müddeaları olan âhiretin tahakkukuna delalet ederler. Aynen öyle de, Vâcib-ül Vücud’un vücuduna ve vahdetine şehadet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla rububiyetin ve uluhiyetin en büyük medarı ve mazharı olan

Hulusi Bey: Hacı Muhammed.

-: Buyurun efendim.

Hulusi Bey: Burada bir yer açıyordun. Şimdide.

-: Vâcib-ül Vücud’un vücuduna ve vahdetine şehadet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla rububiyetin ve ulûhiyetin en büyük medarı ve mazharı olan dâr-ı saadetin ve âlem-i bekanın vücuduna, açılmasına şehadet ederler. Çünkü gelecek makamatta beyan ve isbat edileceği gibi; Zât-ı Vâcib-ül Vücud’un hem mevcudiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem rububiyet, uluhiyet, rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi vasıfları, şe’nleri lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücub derecesinde bâki bir âlemi istilzam ve zaruret derecesinde mükâfat ve mücazat için haşri ve neşri isterler. Evet, madem ezelî, ebedî bir Allah var;

-:Amenna

-: Elbette saltanat-ı uluhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır. Evet, madem ezelî, ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı uluhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır. Ve madem bu kâinatta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rububiyet-i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o rububiyetin haşmetini sukuttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr-ı saadet bulunacak ve girilecek.

Hem madem göz ile görünen bu hadsiz in’amlar, ihsanlar, lütuflar, keremler, inayetler, rahmetler; perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahman-ı Rahîm’in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir.

Hafız Abdullah Nazırlı: Ne hoş bir insandı, ne güzel bir insandı yahu.

-: Hem madem göz ile görünen bu hadsiz in’amlar, ihsanlar, lütuflar, keremler, inayetler, rahmetler; perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahman-ı Rahîm’in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in’amı istihzadan ve ihsanı aldatmaktan ve inayeti adavetten ve rahmeti azabdan ve lütuf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsanı ihsan eden ve nimeti nimet eden bir âlem-i bâkide bir hayat-ı bâkiye var ve olacaktır.

Hulusi Bey: Amenna. Amenna ve sadekna.

-: Hem madem bahar faslında zeminin dar sahifesinde hatasız yüzbin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem-i kudret gözümüz önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sahibi yüzbin defa ahd u va’detmiş ki: “Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak geniş bir yerde güzel ve lâyemut bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım” diye, bütün fermanlarda o kitabdan bahsediyor. Elbette ve herhalde o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile haşiyeleri de yazılacak.

Hulusi Bey: Haşiyeleri. Haşiyeleri de o zaman yazılacak

-: Elbette ve herhalde o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile haşiyeleri de yazılacak.

-: O halde şimdi Cennet mevcud mu?

Hulusi Bey: Aslı yazılmış, haşir ve neşirle de haşiyeler yazılacak.

Yani: فَر۪يقٌ فِى الْجَنَّةِ وَفَر۪يقٌ فِى السَّع۪يرِ olacak. Ehli Cennet Cennete, ehli Cehennem Cehenneme sevk olunacaklar. Oda haşiyeleridir. Onlar boş kalacak mı? Demek Cennet de var, Cehennem de var. Ehilleri de nerden gidecek, başka yerden mi getirecek? Burdan toplanıp gidecek. Haşirde toplanmak ondan sonra ceza ve mükafat mahallerine sevkiyat devam edecek orda da. Herkes neyi kazanmışsa oraya sevk olunacak.

-: Efendim. Şu anda mevcud mu?

-: Şu anda cennet ve cehennem mevcud mu?

Hulusi Bey: Hepsi mevcud. Fakat perdeli olduğu için görünmez diyor.

-: Ve umumun defter-i a’malleri onda kaydedilecek.

Hem madem bu Arz, kesret-i mahlûkat cihetiyle ve mütemadiyen değişen yüzbinler çeşit çeşit enva’-ı zevil-hayat ve zevil-ervahın meskeni, menşei, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle bu kâinatın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkatı olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki;

Hem madem bu Arz, kesret-i mahlukat cihetiyle ve mütemadiyen değişen yüzbinler çeşit çeşit enva’-ı zevil-hayat ve zevil-ervahın meskeni, menşei, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle

Hafız Abdullah Nazırlı: Meşher ne oluyor efendim? Meşher.

-: Meşher, mahşer

Hulusi Bey: Mehşer; teşhir edilen yer.

Hafız Abdullah Nazırlı: Mahşer.

Hulusi Bey: Meşher. Meşher teşhir edilen yer.

Hafız Abdullah Nazırlı: Mahşer.

Hulusi Bey: Mahşer belli toplanma yeri.

Hafız Abdullah Nazırlı: Mahşer toplanma yeri. Evet teşhirden geliyor.

-: Olması haysiyetiyle bu kâinatın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkatı olarak

kâinatın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkatı olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki;

Hulusi Bey: Kur’anı muciz-ül beyan mütamadiyen;  رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضِ diyor.

-: Küçüklüğüyle beraber koca semavata karşı denk tutulmuş. Semavî fermanlarda daima رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضِ deniliyor. Ve madem bu mahiyetteki Arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlukatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcudatını teshir edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnuatını kendi hevesatının hendesesiyle ve ihtiyacatının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhir ve tezyin ve çok antika nevilerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki; değil yalnız ins ve cin nazarlarını, belki semavat ehlinin ve kâinatın nazar-ı dikkatlerini ve takdirlerini ve kâinat sahibinin nazar-ı istihsanını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinatın hikmet-i hilkatı ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve Arzın halifesi olduğunu; fenleriyle, san’atlarıyla gösteren..

Hulusi Bey. Fenleriyle ve san’atlarıyla gösteren. Evet.

-: Ve dünya cihetinde Sâni’-i Âlem’in mu’cizeli san’atlarını gayet güzelce teşhir ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azabı te’hir edilen

Hulusi Bey: Azabı da te’hir ediliyor.

 -: Ve bu hizmeti için imhal edilip muvaffakıyet gören nev’-i benî-Âdem var.

Hulusi Bey: İhmal değil imhal. İmhal edilmiş.

-: Efendim. Burdaki mucizeli sanaatlar neler olabilir? Mucizeli san’atlar tabiri geçiyor.

Hulusi Bey: Senden, ben.

Hafız Abdullah Nazırlı: Senden daha iyi mucizeli san’at mı var?

-: Ve madem bu mahiyetteki nev’-i benî-Âdem,

Hulusi Bey: Yani öyle bir insanı beşer bu günkü terakkiyatın en yüce mertebesine çıkmışlar değil mi? O kadar uzun boylu, heybetli bir insanı değil de, ufak bir şey olsun. Fakat şu cihazlar tamamen, şu san’at eserleri tamamen gözü, kulağı hassasiyetli. Yoksa öyle hissiz ne işitmek var, ne görmek var. Yani; havass-ı hamse-i zahirîyesi olsun, tamam faaliyette olacak. Bir şey yapabilirler mi? Gözü koyuyorlar,

-: Görmüyor.

Hulusi Bey: Belki böyle oynatıyorlar da elektrik kuvvetiyle ama fakat o göze parmağını götürürsen gözünü kırpmaz. Fakat senden benim gibi, birisi gözümüze parmağını uzatsalar, biz gözümüzü ne yapıyoruz? Kapıyoruz değil mi? Sonra görmek hissi var. Onlar görür mü? Yani mankenler diye şeylere konulan, vitrinlere konulan o insan suretindeki şeyler beşer sanatı. Fakat Allah’ın san’atı ile mukayese edilebilir mi? Yani bir beşer akıllı, bak bende bir insan yaptım. Gözü de var, kulağı da var amma hayatı var mı?

Hafız Abdullah Nazırlı: Allah’ın yaptığına bakıp yapıyor amma!

Hulusi Bey: Hayatı var mı? O gözün görmek kabiliyeti var mı? O kulağın işitmek kabiliyeti var mı? O elin kendisini müdafaa edecek bir hissi var mı? Hele manevi cihazlara hiç imkân yok. Mesela İmanın mahfazası olan batın-ı kalbi halk edecek, imkânı var mı beşer, cin ins bir araya toplansalar? Onun için mucize diyor. Bak mucize tabiri demek. Yani cin, ins bir araya gelseler şu numuneler, icaz numunesinden bir tanesini temsil edecek hayatlı, ruhlu böyle bir mahlûk, bir masnu vücuda getire bilirler mi? Getiremezler. San’at mucizeleridir.

 -: Ve madem bu mahiyetteki nev’-i benî-Âdem, mizaç ve hilkat itibariyle gayet zaîf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyacatı ve teellümatı olduğu halde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkinde olarak koca Küre-i Arzı, o nev’-i insana lüzumu bulunan her nevi madenlere mahzen ve her nevi taamlara anbar ve nev’-i insanın hoşuna gidecek

Hafız Abdullah Nazırlı: Tabirlere bak efendim, tabirlere bak! Allah, Allah.

-: Ve nev’-i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân suretine getiren,

Hulusi Bey: Orayı bir daha oku, o tabirleri bir daha oku.

-: Ve madem bu mahiyetteki nev’-i benî-Âdem, mizaç ve hilkat itibariyle gayet zaîf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyacatı ve teellümatı olduğu halde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkinde olarak koca Küre-i Arzı, o nev’-i insana lüzumu bulunan her nevi madenlere mahzen,

Hulusi Bey: Madenler nerde? Gökten mi iniyor, yoksa yerden mi çıkıyor? Çıkarılıyor. Madenler mahzen oluyor, madenlerin hazinesi bu arzda. Bir.

-:Ve her nevi taamlara anbar

Hulusi Bey: Bütün yenecek şeyleri, envaını bu arzdan yetiştirmiyor mu? Demek ambarı burada. Peki, daha.

-: Ve nev’-i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân suretine getiren,

Hulusi Bey: İnsanın yemesi, içmesi geçsin de, şimdi bir de giymesi var. Giydiğimiz şeyler, nebati veya hayvani değil mi? Giydiğimiz şeyler. Ya hayvan derilerinden, tüylerinden veyahut nebati liflerden yapılıyor. Bunlar nerde oluyor? Bu hangi dükkân da satılıyor? Arzdaki Halık’ın dükkânında.

Hafız Abdullah Nazırlı: Ne büyük bir mağaza biliyor musun?

Hulusi Bey: Ya mağaza çeşit, çeşit.

Hafız Abdullah Nazırlı: Ne kadar çeşidi çok.

-: Binbir çeşit.

Hulusi Bey: Şimdi bütün bu âlem. Bide bak daha ali bir tabir var, o da geçer. Şimdi şu dünya olduğu gibi semavatıyla, arzıyla halık’ın ecaibatı bakımından ahiret âleminde bize teşhir ve içine idhal edeceği, bizi gezdireceği, bizi taltif edeceği o mahaldekiler kıyas edilirse burası o mağazanın, o muazzam mağazanın bir vitrini hükmünde. Burada numuneler, burası bir vitrin oluyor. Dünyada, semavatta görünen şeyler, ahirete göre vitrin vaziyetindedir. Demek ki mallar mağazanın neresinde olur?  İçinde olur. Vitrininde nasıl olur? Numuneler olur. Hem de hakikatli numuneler. Devamlı numuneler. Baki örnekleri arkada olur. İşte ahiret âlemleri de budur. Orda ki zevk, orda ki hakikati tarif imkânı var mı?

-: Yok

PDF Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız!

Bir önceki yazımız olan 80) ONUNCU SÖZ/ZEYLİN BİRİNCİ PARÇASI DERS - 1 başlıklı makalemizde 10.söz.zeylin1. parçası hakkında bilgiler verilmektedir.