
Hulusi Bey
DÖRDÜNCÜ ŞUA DERS-1
Hulusi Bey: Ne kadar eski kırık dökük varsa buraya döküyoruz. Şimdi gelirken kiremit seçiyorlardı gördünüz mü? Kiremitin kırıklarını mı seçiyorlar,
-: Kırıklarını atıyorlar
Hulusi Bey: O kırıkların içerisinde işe yarayacakları seçiyorlar. Şimdi biz de eskiyiz. Mesleğimize de aykırıdır amma eski usul tedriste Arapça, Farsça gibi şeyler vardı. Onların bizde kırıkları var. Sağlamları yoktur kusura bakmayın. O kırıkların içerisinden işinize geleni alırsınız, işinize gelmeyeni atarsınız. İşte Üstadımız da öyle buyurmuyor mu?
خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ “Huz mâ safâ, da’ mâ keder”
kaidesiyle amel et. Aklınıza yatanı alın, aklınıza yatmayanı geri iade edin. Daha ileriye de gidiyor. Beğendiğinizi alırsınız beğenmediğinizi de vebalinizi üzerine yükleyerek bana iade edersiniz.
-: Acaba bu derslerde beğenilmeyen bir cihet var mı efendim!
Hulusi Bey: Ya olur ya işte. Şimdi dersin esası güzel, anlatan eksik olursa onun eksikliği dersin de letafetini kaçırabilir. Mesela güzel bir dersi biz okuyup anlatmaya çalışıyoruz. Dersten midir, yoksa söyleyenden midir yani onu konuşanda mıdır? Eksiklik bizdedir. Öyle bilmek lazım. Haddi zatında, aslında derslerin hepsi Kur’an’dan geldiği için güzeldir. Onda bozuk taraf, hoşa gitmeyecek cihet yoktur. Fakat araya bizim konuşmamız giriyor. Elbette bizim konuşmamız, Kur’an’ın kelam-ı karşısında beşer kelamının Allah kelam-ı karşısındaki muvazenesi kadar nispetsizlik var. Öyle ise kusuru burada aramak lazım. Yoksa hakikatte dersler her konunun, her mevzunun bir ayete dayanması var. Ordan geliyor, onlarda eksiklik yoktur. Fakat araya girenlerin kendi eksiklikleri, o eksiklik götürmeyen mevzuları da biraz bozabilir. İşe bu noktadan bakmak lazım.
Hulasa; dikkatli davranılacak. İyi alınacak, kötü atılacak. Netice baktın ki seçtiğin kiremitler senin damını, çatını tamir edecek kadar şeyler içinde varsa kıymet onlardadır. Üst tarafı onları almadın ki zaten. Ha şimdi oraya gidin bakın. Gelirken gördük mü, sizde gördünüz mü? Kiremitleri seçiyorlar. O kimse bu kadar, bu kadar parça, parça olmuş o kiremitleri mi alıyorlar? İçinde iricelerini alıyorlar tabiki bir kulübe yapmışsa onun üzerine onu yerleştirecek. Evet buyur. İmam efendi sıkılma?
-: Esteğfirullah
Hulusi Bey: Yani bu eski adam, ihtiyar adam bizim gibi konuşmuyor diye canın sıkılırsa, sıkılmasın. Hadi bakalım.
-: Hem kâinatı bütün mevcudatıyla mizanı altına alan ve bütün ecram-ı ulviye ve süfliyenin müvazenelerini idame ettiren ve
Hulusi Bey: Abdeste mi gitti?
-: Evet.
Hulusi Bey: Birinci Bab mı? Birinci bab vuduh. Peki.
-: Ve güzelliğin en mühim bir esası olan tenasübü veren ve her şeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk-ı hayatı verip ihkak-ı hak eden ve mütecavizleri durduran ve cezalandıran bir âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak gör.
Hulusi Bey: Orayı bir daha oku.
-: Hem kâinatı bütün mevcudatıyla mizanı altına
Hulusi Bey: Kâinatı bütün Eczası ile
-: Mevcudatıyla
Hulusi Bey: Mevcudatıyla
-: Mizanı altına alan ve bütün ecram-ı ulviye ve süfliyenin müvazenelerini idame ettiren ve güzelliğin en mühim bir esası olan tenasübü veren ve her şeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk-ı hayatı verip ihkak-ı hak eden ve mütecavizleri durduran ve cezalandıran bir âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak gör.
Hulusi Bey: Ne gökte, ne yerde aynen ha اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا arkası neydi?
رَبَّنَا مَاخَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاًۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Ne yerde ne gökte bozuk düzen bir şey yok. Karışık gibi görünen şeylerde yine bir hikmet var, ondada bir güzellik var.
-:Hem insanın geçmiş tarihçe-i hayatını, buğday tanesi küçüklüğündeki kuvve-i hâfızasında ve her nebat ve ağacın gelecek tarihçe-i hayat-ı sâniyesini çekirdeğinde yazmasına
Hulusi Bey: Herkes hayatına göre düşünebilir. Çocukluğunda geçmiş çocukluk maceraları bugün onun hatırasında var mı, yer etmiş mi, etmemiş mi? Şimdi numune olarak hatırladığım bir şey söyleyeceğim. Çok küçüktüm. Yani dört, beş yaşında, ancak hatırlıyorum. Kesrik’deyiz, çakma olmuştu yüzüm. Bazı olur, sadece yüzünde yaralar olur. Arap Mehmet Efendi vardı yetiştiniz mi, yetişmediniz mi bilmem onun babası vardı Selim Ağa. Simsiyah, tam zenci beni götürdüler ona ki şey etsin çakmak çaksın. Çakmak taşı var ya onu çelik şeklinde vurur, kıvılcım çıkar işte böyle yapar. Ben zaten onun dudak vaziyetini rengini görür görmez titredim. Bak bir hatıra, hala unutmamışım. Yani beş yaşında yokum, dörtle beş arasında, hatırlıyorum.
-: Ve her zîhayatın muhafazasına lüzumu bulunan âlât ve cihazata, meselâ arının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin
Hulusi Bey: Arının
-:kanatçıklarına
Hulusi Bey: Evet kanatları var. Ne yapıyor onla?
-:ve zehirli iğnesine
Hulusi Bey: Kanat’ı ile ne yapıyor?
-: Uçuyor Efendim!
Hulusi Bey: Uçuyor, zehirli iğnesi ile ne yapıyor? Tecavüze karşı kendini koruyor. Müdafaa ederken eğer bir şeye ya insana ya hayvana vursa onu müteessir ediyor mu? Ediyor, zehirlidir. Fakat bak ki sen iğnesinde zehir olan o küçücük hayvanın, kafasına öyle bir anlayış vermiş ki çiçekten çiçeğe konar, onlardan bal olacakları seçer, bal yapacaklarını seçer, kovanına götürür, orada işler, balı da bize o yapar. Yaptıran var. Demek ki bu hayvan yaptı, demek yanlış olur. Fakat o hayvan vasıtası ile asıl bize balı veren kimdir? Rızk olarak bize o şifalı balı bize rızk olarak veren kimdir? Allah’dır. Bunda ne hikmet var? Hem zehiri vardır, hem de o zehirli böcekten bize şifalı balı da ona yaptırıyor. İki zıt şeyi bir arada bulundurduğu halde bize böyle hayret edilecek güzel şifalı balı o hayvana yaptırtıyor. Ona ilham etmiş. Çiçeklerden çiçekleri alır, o küçücük eliyle onu taşır, yuvasına götürür, onu orada işler oradan bal. Ne derler arı bal alacak çiçeği ne yapar? Bilir. Bilir mi? Nasıl biliyor? Onu yaratan ona o bal yapacağı çiçeği bilecek şeyi vermiş. Demek ki onda da tasarruf eden biri var. Fakat onun vasıtası ile bize o şifalı balı nasip etmiş. Bir rızık olarak bize balı arı verdi desek yanlış mı olur doğru mu olur?
-: Yanlış olur. Cenab-ı Hak verdi.
Hulusi Bey: Yanlış. Belki rızk olarak bize balı da veren kimdir? Allah’dır. Evet.
-: Ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak ve
Hulusi Bey: Niye o süngücük var onlar da? Dikenli çiçek. O da onun. İnsanoğlu o çiçeğin güzelliğine bakar, onu koparmaya, koparmak isterse onun şeysindeki dikenler eline batar. Ya katlanacaksın yahut o işte maharet sahibi olacaksın. Öyle ise her çiçek, her çiçek tecavüz edene karşı kendisini koruyacak çeşit çeşit silahı vardır. Dikkat etmezsen o küçücük süngücükleri ile seni rahatsız eder.
Gayemiz nedir? Bu işi o çiçek fidanı mı yapıyor, yoksa onu öyle yapan bir hikmetli bir fiil mi yapıyor? Bir faaliyet var. O faaliyetin de çiçeğin dikenini de lüzumunu da biliyor onu da gönderiyor. Çünkü insan da, böcek de o çiçeğe musallat olabilir. İşte o dikenler küçücük, küçücük dikencikler onun tecavüzünü dur, yasak ileri gidemezsin. İstersen git o diken senin vücuduna batacak. Şimdi bizim ziraatçımız var, ziraat mühendisi güzel fakat Risale-i Nur’u okuduktan sonra ziraat mühendisi hakkıyla bir ziraat mühendisi olabilir. Bu hikmetleri Risale-i Nur’un Kur’an’dan alınan derslerinden istifade etmek sureti ile hakiki ziraat mühendisi o zaman olur. Nitekim öyle ziraat mühendislerinden bu derslere mektep sıralarından daha ayrılmamışken merak edip, bu derslerden meşgul olanların mesleklerinde daha ileri gidecek yani havsalalarının genişlendiğini, anlayışlarının artığını müşahede etmişiz, görmüşüz. Onlar mesleklerinde daha ileri gidiyorlar. Bir taraftan fennin şeysine sadık kalıyorlar fakat o fenni bilgiyi bir de Kur’an’ın nuru altında şeye getiriyor. Evet onu tahlil edecek yere getiriyor bakıyor. Kendisine daha gizli manalar inkişaf ediyor. Buna göre her mesleğin Kur’an’ın nuru altındaki manaları ile mütalaası, mesleğe karşı hem rağbeti hem ihtisasın artmasına büyük rolü oynar, olur. Demek ki Kur’an nuru ile olmazsa onlar, bana bir zaman Üstadın dediği gibi şimdi hatırlatacağım onu, onlar odun yığını gibi olur.
Bir hata eseri olarak Risale-i Hamidiye’den bahis edildiği zamanda Üstadla beraberiz. Dedim ki efendim Risale-i Hamidiye’yi ben okudum. Hemen arkasından buyurdular ki; “O odunlar, kardaşım, o odunlar şimdi nurlandılar.” Risale-i Hamidiye’yi okumak, Risale-i Nurdan medet almadan onun yazılarını okumak, odun yığını gibidir. Fakat Risale-i Nur altında o kitap okunsaydı, onlar odun yığını değil, belki sana faideli bir bilgi hazinesi hükmüne geçebilir. Buyur.
-: Ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak ve hafîziyet ve hâfıziyet-i Rabbaniyenin letafetli cemalini gör.
Hulusi Bey: Bir hatıra balkan harbinden sonra Ali Çavuş isminde bir eser yazılmış, okudum. Onu bir roman gibi okudum. Biz, bilfiil muharebeye girdik. Aradan birkaç sene geçtikten sonra o kitap bir daha elime geçti, bir kere daha okudum. Baktım ki Ali Çavuş adı altındaki o küçük broşür, eser bir talimname imiş. O zaman ki ihtiyaca cevap verecek bir takımın idaresi için bir çavuşun idaresi altında ki birliği güzelce sevk ve idare edebilmek için bir talimname. Birisinde, yani bundan haberdar olmadan muharebe nedir, onu yalnız talimnamede laf olarak duymuş. İkincisi bilfiil muharebeye girdik sonra eser elime geçti bir daha baktım, baktım ki Ali Çavuş adlı eser bir talimname imiş. O günün ihtiyacına göre. Bunun gibi her sahada ki fenni bilgilerin, ilmi araştırmaların künhüne vasıl olmak için herhalde böyle bir imani dersin ince süzgecinden, o bilgileri geçirmek lazım. Ta ki faideli bir bilgi elde ettim diyebilsin. Buyur bakalım.
-: Hem zemin sofrasında Kerim-i Mutlak olan Rahman-ı Rahîm’in misafirlerine, rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi, hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk u safasına yardım eden cihazlara bak, ikram ve kerimiyet-i Rabbaniyenin gayet şirin cemalini ve gayet tatlı güzelliğini gör.
Hulusi Bey: Yani ister edebiyat bakımından bak, ister malumat-ı diniye bakımından dinle, hangi taraftan bakarsan bak. Şu güzel ifadeler karşısında insan diyor ki; bu zat hakikaten fevkalade edebiyata aşina. Sonra ne kadar da tesirli, ne kadar da cazip. Meşguliyete imkân bırakmıyor, havai meşguliyeti götürüyor. Hakikate yüzleri döndürüyor. Dikkat et ey ahsen-i takvime müstaid yaratılan insan. İstifadeli bir mevzudur bu. Bundan faidelenmek için dikkatini sarf et. Evet, bu sergi-i âlem çarşısına bu kadar mütenevvi, kıymetli nimetleri dizen, elbette boşuna yalnız kuşların ondan istifade edecek, diğer çeşitli kabiliyette yaratılmış hayvanlar istifadesi için yapmamış. Bilhassa seni bu kadar bol cihazatla, letaifle tezyin eden zat senden senin istidadının inkişaf etmesini istiyor. İşte mütalaa edilecek sana bir geniş saha. Bunu mütalaa et, oku. Hatta insan kendisini okuya bilse. Bir tabip teşrih ilmine ne kadar fazla aşina olursa o tıpta daha ihtisas sahibidir. Bakıyoruz ki tıp hususunda da Üstadın öyle tabirleri var ki biz yalnız lafzını öğrenmişiz. Dört süzgeçten süzmek, bilmem neler gibi tabirler geçiyor. Yani onu bir doktor da okusa diyor ki “Fe-subhanallah bu zat, bu tıp ilmini nerden öğrenmiş.” Evet.
-: Hem Fettah ve Musavvir isimlerinin tecellileriyle başta insan olarak bütün hayvanatın, su katrelerinden açılan pek çok manidar suretlerine
Hulusi Bey: Şimdi şurada Fettah ismi geçti. Bugün, yeni doğmuş bir çocuk gördük, fakat onun bundan yirmibeş, otuz sene, kırk sene sonra alacağı hali acaba bize görünse, bugünkü çocukluk haliyle onun o zamanki vaziyetini düşüne bilir miyiz, kıyas edebilir miyiz? Şimdi oraya gitmeye lüzum yoktur. Bizim bildiğimiz bugün derslerinden güzel faidelendiğimiz hocalarımız var. Bunların elbette bir çocuklukları vardı. O çocukluktan tahsil çağına girmeleri var. Onun ilk tahsil çağı var, orta tahsil çağı var, yüksek tahsil çağı var. Kendi mesleğine göre. İhtisas sahibi olma devri var. Herkes onun güzel ilmi, dini konuşmasından ciddi bir surette faydalanıyor. Demek ki bir fettahiyet ismi var. Fakat bir çocukken onun o halini görmek ancak ya bir tebşirat olacak öyle bir zat gelecek veyahut insan o çocuk vaziyetini düşünürse bu mu? Bu mu ilerde, bir hakim olacak, sözünden, sohbetinden faydalanır bir hal alacak bu mümkün olur mu? Valla iyisi de olur, kötüsü de olur. Bugünkü orta yere atılmış kendilerine anarşist denilen kimseler bunlarda aynı yoldan gelenler değil mi? Fakat nasıl geldi? Buralarını pek karıştırmak istemiyorum. Burada biraz sükût etmemizi, onların ne çeşit bir mahsul olduklarını ne ektik, nasıl yetiştirdik, nasıl kazandık. Neslin yalnız nüfus itibari ile artması mıdır gaye, evlenmekten gaye? Niçin küfüv denilen şey esas tutuluyor? Ve en başta din aranıyor, ahlak aranıyor. Çöplükte gül ara. Akdin, akdin ehemmiyeti bu noktadadır. Küfv-i manevi olacak iki tarafta onlar o meşru dairesindeki izdivacın semeresini güzel meyveleri vermekte. Öyle güzel meyveler yetişirse cemiyet de rahat eder, huzur da olur. Böyle nahoş vaziyetlerde olmaz.
PDF Dosyasını Okumak İçin Tıklayınız!
Bir önceki yazımız olan 234) CAMİDE İMAMIN ARKASINDA NAMAZ KILMIYORLAR. başlıklı makalemizde Cemaatın ehemmiyeti hakkında bilgiler verilmektedir.
